30 Ekim 2017 Pazartesi

Allah Var Deyip, Allah Yok Gibi Yaşayanlar...

Allah var deyip, yokmuş gibi yaşayan insanlardan bahsetmek istiyorum bu yazıda.

Deistlerden (Tanrının varlığını kabul edip, dinleri reddeden insanlardan) bahsetmeyeceğim, yanlış anlaşılmasın. Agnostisizm ve ateizm arasında gidip geldiğim ama bir yandan da Tanrıyı arayan biri olduğum yıllarda, tamamen vicdani ölçütle, deizm bana saçma gelirdi. Zira, “Tanrı varsa ve tüm bu kainatı-kulları yarattı ise, onların yapıp ettiklerine umursamaz olamaz” diyordum. Nitekim, Kainattaki en ufak bir zerreden, anne karnında doğup büyüyen bir çocuğa, bulutlara, yıldızlara dek; küçük-büyük her bir detayın muazzam bir planla yaratılıp, devamının sağlandığını görünce; Yaratıcının en ufak bir atomdan, büyük bir gorile, Jüpiter’e dek her an her saniyeyi bilgisi ile devam ettirdiğini iyice anlayınca; Tanrının her an her saniye, yarattığı buraları (dolayısıyla bizleri) umursadığını anladım. Deistlere de biraz sataştığıma göre, devam edeyim.

Bu yazıda “Allah var deyip, yok gibi yaşayanlar” diyebileceğimiz kesim, İslam ile bir sorunu olmadığını iddia eden, Allah’ı ve Son Peygamberi kabul eden, Ahireti reddetmeyen ama dinle ilişkisi sadece “ben Allah’a Ahirete inanıyorum” demekten öte gitmeyen insanlar. Bu insanların hayatında öncelikle dini bir kaygı göremezsiniz. Yaşantılarında Ahiret kaygısı göremezsiniz. Allah’a karşı umursamaz ve duyarsız olduklarını çok net bir biçimde görürsünüz. Dini bir sohbet açtığınızda sizle bir iki sohbet ederler ama eğer siz dindar yaşayan bir insansanız, sizinle uzun süre vakit geçirmekten rahatsızlık duyacaklardır. Bu insanlar dediğim gibi, sadece Allah Ahiret var derler, her hangi bir inkar cümlesi kurmazlar ama Allah ile ilişkileri sadece bu tek sözden ibarettir.

Şu ayette yapılan uyarıda olduğu gibi, inanıyorum demenin yeterli olduğunu sanan, yani işin ciddiyetini iyice içlerine sindirememiş kişilerdir bunlar:

İnsanlar, “inandım” demekle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? (Ankebut Suresi, 2.ayet)

Bu ayet, net bir şekilde, sadece inanmanın kurtarmayacağına dikkat çekiyor. Kur’an’ın bütününe bakarsak ise, bizi kurtaracak şeyin, iman ederek Allah’ın emir ve yasaklarına titizlik gösteren biri olmak olduğu görülür. Bu amaç doğrultusunda, Allah’ı umursayan bir tavır göstererek, gayretle çalışırsak kurtulabileceğimiz gerçeği anlatılır. Bu anlamda da, başımıza bazı sınavlar geleceği de bize bildiriliyor. Bu sınavların da bizi salih, içten bir kul olmamıza yararı var aslında, sınav görünürde sıkıntılı-kötü olsa da, Allah’ın sözünü dinleyenler için Allah’a güzellikle ulaştıran, hayır yolunda birer basamak niteliğindedir.

Geçenlerde bir tanıdığımla gün boyu vakit geçirdim. Kendisi çok iyi bir üniversitenin iyi bir bölümünden yeni mezun ve birkaç aydır işsiz. Bu arada, kendisine daha önce birkaç kere Gerçek İslam denilen dinin Kur’an’da olduğunu açıklamış, hatta pek çok konuda dinin ne dediğinden bahsetmiştim. Gün boyu canının sıkkın olduğunu görünce, kendisine dedim ki “inanıyorum diyorsun, dini reddetmiyorsun, peki dine dönmeyi düşünmüyor musun?” Açıkça düşünmediğini söyledi. Hatta, eğer iş bulursa sıkıntısının çözüleceğini düşündüğünü söyledi. Ben de dedim ki, “yoooo, hayır. İş bulsan da sana yetmeyecek. İş bulunca da bu sefer başka şeylerden yakınabilirsin. Başka zorluklar olabilir. Başka şeylere sıkılabilirsin. Hatta işte çalışıyor olmaktan sıkılabilirsin en basitinden veya iş sana yetmeyecek, elinde olanlar da yetmeyecek” . Gerçek bu. Hayat uzun bir yol ve en zengin dediğimiz, tuzu kuru dediğimiz insanlar bile psikolojik sıkıntılar yaşıyorlar. En basitinden, her şeyleri tam (kıyafet tam, gençlik tam, partiler tam) ama tatminsizlik yaşıyorlar. İç huzursuzluğu yaşıyorlar. Adamın milyon dolarları var ama çok sevdiği oğlu ölüyor ya da mutlu bir evlilik istiyorlar ama aldatılıyorlar boşanıyorlar, gerçek bir dostları olmadığından yakınıyorlar. Şöhret dediklerimizin biraz psikolojilerini deşsek, anksiyete problemi, panik atak, depresyon gibi pek çok farklı sıkıntı bulabiliriz.

“Dine niye dönelim?” diye sorduğumuzda, cevabı, sıkıntının olması da değil aslında. Tanıdığıma sıkıntının, bize Allah’ı bulmamız, O’na yönelmemiz için verilebilen bir sınav olabildiğinden bahsettim. 

Sıkıntımız olmasa bile tek başına ÖLÜM diye bir gerçeğin olması “Ne yani bu varlığım geçici mi? Ne yani bu kadar çok beğendiğim kendim yok mu olacağım? Ne yani şu tatlı köpeğim ölürse onu bir daha göremeyecek miyim? Sevdiklerim ne olacak?” sorularını sormaya itmelidir. Cevabında getirdiklerimiz YOK OLMAK üzerine ise ciddi bir psikolojik çöküntü yaşatacaktır. Bu çöküntünün sesini duymamak için insan kendisini işle, eğlence ile, moda ile oyalayabilir. Sadece o enkazın üzerini örter. Dine dönmemizin sebebi de ölüm diye bir gerçeğin bize sıkıntı vermesi değil tabi ki, bu sıkıntıların bize hayatı niye yaşadığımızı sorgulatıyor olması dine dönmemiz için sebep. Tek başına ÖLÜM bile bu sorgulama için yeterli diyorum. Yani, bu yüzden başınızda görünür bir sıkıntı olmasa bile, sizi bekleyen bir ölüm var, bu sizi rahatsız etmeli ve düşünün diyorum.

Anlatmak istediğim, dine dönmemiz için sebep tabi ki de sıkıntımızın olması değil Din, bir hayat tarzıdır, hayatın her saniyesini kapsayan bir gerçekliktir. Sıkıntıda da, ferahlıkta da Allah’ı umursamamız gerekir. Çünkü, hayat gelip geçicidir ve gerçek hayatımız Ahirettedir. Ahirette güzel bir akıbetin bizi beklemesi de ancak, Allah’ı umursamaktan yani dini önemsemekten geçmekte. Zaten konuşmanın devamında da, bu size anlattığım tanıdığıma bunları anlatmaya çalıştım. Dedim ki, “Başımıza gelen sıkıntıları, Allah, kendisine yönelelim diye verebiliyor. Firavun kavminden bahsettiği ayetlerde bu gerçek var. Bazen de bazı insanlar kötü ile de iyi ile de yola gelmiyor, Allah da onları zenginlik ile oyalayabiliyor, tamamen Ahirette onları nimetlere rağmen nasıl Allah’ı umursamaz oldukları gerçeği ile yüzleştirmek için. Bazen de müminlere de lütuf ve şükür aracı olsun diye nimet ferahlık verebiliyor. Yani senin iş bulamamaktan sıkıntı duyman, aslında seni Allah’a yönelten bir unsur olmalı, hayatını sorgulatmalı, başına geliş sebebi bu olabilir”. Sıkıntı da, ferahlık da, Allah’tandır. Biz sıkıntıda olduğumuz için değil elbette, hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiği gerçeğine dayanarak Allah’a bağlı bir hayat yaşamak ile sorumluyuz.

Bu hayatta harika bir işin de olsa, hayalin süper bir kariyer yapmak da olsa, çocuğunu harika bir insan olarak yetiştirmek hedefin de olsa, ölüm gelir ve SONSUZA dek sürecek olan bir hayat başlar. Bu dünyadaki hayatımız ise, onun yanında kısacıktır. Öyleyse, sırf bu hayat için amaçlar üretmek ve sırf bu hayat için çalışmak, ciddi anlamda mantıksız olacaktır. Elbette insan bu dünyası için de hedefler üretebilir ama esas ve birinci hedefi AHİRETTE kurtulmuş bir kişi olmaktır. İşte, Allah’a Ahirete inanıyorum deyip, umursamayan kişilerin hayatlarında, Allah’ın rızasını gözetmenin birinci sırada olmaması da büyük bir çelişkidir. Böyle insanlardan bu yazıyı okuyan varsa soruyorum: bu nasıl Allah’a ve Ahirete inanmak? Sen bunu söylüyorsun ve hayatında hiçbir şey değişmiyor mu yani? Sırf bu gerçeğin, seni ve hayatını temelden sarsması ve bu doğrultuda bir şeyleri değiştirmesi gerekir. Çünkü Ahiretteki tehdit de ödül de çok sarsıcı ve büyüktür, üstelik de geri dönüşü yoktur.

Bu tanıdığımdan verdiğim örnekte olduğu gibi, işe girip girmeyeceğini dert edinirken, Allah’ın rızasını kazanıp-kazanmayacağını, cennete girip girmeyeceğini dert edinmemek, Ahirete inanıyorum demekle nasıl örtüşebilir? İşe girmen, varsayalım 85’inde ölsen, senin 60 yılını kurtardı, e peki geriye kalan sayısız 60 yılını ne kurtaracak? (İşe girersem süper olur diyenler, amaçları hayalleri ne ise, bu örneğin yerine kendi hayallerini yazabilir… Hadi diyelim sevdiğin çocukla 50 sene mutlu evlilik sürdün… Diğer sayısız 50 seneleriniz?)

Aklıselim bir insan, bu umursamazlığın, Ahiretin önemini gerçekten kavrayan bir akılla uyuşmadığını bilir… Aslında bu insanlar inansa da hala daha Ahiretin önemini ve Allah’a vermeleri gereken değerin önemini yeterince algılayamamışlardır. İmanları kalplerine akıllarına tam anlamıyla, iyice yayılmamıştır. Şu ayetin de dikkat çektiği üzere:

Siz, Allah’a ulaşmayı dilemediniz. Fakat siz teslim (Müslüman) olduk deyin fakat, iman kalplerinize henüz girmedi. (Hucurat Suresi, 14.ayet)

Yani görüldüğü üzere, sadece İslam’a girdiğini söylemek, insanın bu esas amacı için (Allah’ın rızasını kazanmak için) yetmemektedir.
Bu insanlar, olayın (dirilmenin) önemini henüz kavrayamamışlardır. Allah’a inanmanın, Ahireti kabul etmenin ne kadar büyük bir önemde olduğunu idrak eden bir insan, yoluna umursamaz devam edebilir mi? Elbette hayır. İman, Allah’ı umursamayı ve tüm tavırlarında hassasiyeti de -iç dünyasında olsun, davranışlarında olsun- beraberinde getirir.

Bu insanlar, içlerinde yalan söyleyenleri bir kenara bırakırsak, Allah’a inanırlar. Allah’ı umursamadıkları, haşa O yokmuş gibi yaşadıkları için de Ahiretin önemini anlamazlar ama bazen Allah’ı anabilirler, hatta Allah’a dua edebilirler. Duaları sadece bu dünya odaklıdır, Allah’ın rızasını kazanma odaklı değil. Mesela bir ayakkabıyı almak isteyip şükredenler olabilir içlerinde, bu davranış elbette güzeldir, ama bu insanların şükürleri ve istekleri hep dünyevi nimeti yaşamak odaklıdır.

Dediğim gibi, Allah’a dua edebilirler. Dünyalık kaygıları, dünyalık istekleri için… Peki ya en önemli olan şey için ederler mi? Mesela Ahiretteki akıbetleri için? Hayır… Bakara 201.ayeti okuyun tam da bu konuda. Bir de şöyle bir ayet var:

Kim Ahiret kazancını isterse, onun kazancını arttırırız. Kim dünya için isterse, ona da ondan veririz, ama onun Ahirette nasibi yoktur.
(Şura Suresi, 20.ayet)

Ahiretten iyi ve güzeli isteyen bir kişi, öyle olduğu yerde boş boş durur mu? Tabi ki sadece dua etmekle yetinmez. Siz grip olduğunuzda, kıyafetlerinizi çıkarıp buzun üstüne yatıp “Allah’ım gribimi iyileştir” der misiniz? Allah için hiçbir şey yapmamak da, işte kendini hasta iken buzun üstüne bırakmaktır, yani kendini tehdit içinde bırakmaktır. Sevdiğiniz bir kız var ve onunla evlenmek istiyorsanız, ondan 1 haber bile almaya çalışmadan yaşar mısınız?

Allah’ın rızasını ve cenneti, hiçbir şey yapmadan kazanmayı beklemek adil de değildir. Başkası “Ya Rab, ben seni umursadım, bu ise seni hiç umursamadı” demez mi? Allah affedeceği kulları elbet, piyangodan çeker gibi seçmez, O’nun her işi bilgi iledir. Bir de bu bahsettiğim, “Allah var deyip, yok gibi yaşayan” tayfanın bazısında, kalbim çok temiz iddiası vardır ki, Allah bu iddiayı “kendinizi temize çıkarmayın” diyerek Kur’an’ında yerle bir etmiştir. (Bkz: Necm 32)
Bakın şu ayet, Allah’a kavuşmayı unutanlardan bahsediyor, bakın “Allah’a kavuşmayı reddedenler” demiyor, unutanlar diyor…

Onlara denildi: “Bugün sizi unutacağız, sizin bu güne kavuşmayı unuttuğunuz gibi” (Casiye Suresi, 34.ayet)

Benzer bir örnek ayet daha:

(Hesap gününde) Der: “Rabbim, beni neden kör olarak dirilttin? Ben gören biriydim” Dedi: “İşte böyle. Sana ayetlerimiz geldi, fakat sen onları unuttun. Aynı şekilde, bugün de sen unutuluyorsun” (Taha Suresi, 125 ve 126.ayetler)

Ne diyeyim, Umarım Allah’ın izniyle, bizler bir an bile Allah’ı unutmayan, hayatımız boyunca daima, attığımız her adımda, her işte Allah’ı hatırlayan, kötülüğe doğru yönelecek gibi olan benliğimizi anında gerçeklerle güzelliğe yönelten, her işinde Allah’ı umursayan kişiler oluruz… 

Yazıda bahsettiğim tanıdığıma gelince, kendisi umursamadı ve umursamamaya devam ediyor… Bu bahsettiğim tarzda kişilerin bazısının, dikkat etmeliyiz ki münafık (aslında inanmayan) olması mümkün ve inanıyorum demelerine rağmen İslam aleyhine fitne yaratmaya çalışırlar. Bazısının tavırları ise, aslında münafık olmamalarına rağmen münafık gibi olabiliyor. Ayrıca şu sitede de yazılarımın tümü mevcut: http://www.allahateslim.com/


Sevgi ve esenlikler

30 Temmuz 2017 Pazar

Allah, Kur'an'da Kocalara Buyuruyor: Kadınlarınızla Güzellikle Geçinin! (Evlilikte Eşe Danışma ve Vaatleri Tutma)

Geleneksel görüşlerin, Peygamberin vefatından sonra, yıllar geçtikçe, “dini bir inanç” olarak sunulması, elbette gerçek İslam’ın algılanmasına büyük zararlar vermiştir. Hatta gerçek dinin üzeri maalesef ki örtülmüştür, ancak aklını kullanan ve dini kendi çabası ile anlama gayretinde olanlar gerçeği aralayabilmiştir.


Asırlar boyunca, toplumları tarafından kadınlar ezilmiştir. Fiziki-toplumsal avantajlarını (yani Allah’ın verdiği dünyevi bir nimeti) kötüye kullanan erkekler de, kadınlar üzerinde, Allah’ın Kur’an’ında örnek olarak gösterdiği davranışlara zıt tavırlar oluşturmuşlardır. Allah ise Nisa Suresi 34.ayette, “erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu gözeticidir” diyerek, kadınlara karşı bu ezici tavırların yıkılması yönünde buyruk indirmiştir. Bu ayette koruyucu-gözetici anlamında geçen kelime KAVVAM’dır ve yönetici-efendi-egemen anlamına gelmez. [1] Erkeklerin, dünya yaşamında, istisnaları olmakla birlikte genel anlamda (çağları ve farklı toplumları ele alırsak) kadından daha kolay toplum içinde yer edineceğini bilen Allah, onların cinsiyetlerinden ötürü kazandıkları ekstra kolaylığı da (parasal üstünlük, fiziki üstünlük, toplumun cinsiyetten ötürü kurduğu baskının kadına göre azlığı gibi…)üstünlük olarak belirtmiş. Bu üstünlük dünyevi sahip olunan nimetler anlamındadır (Allah katında değil, tamamen toplum içinde edindikleri üstünlük-avantaj anlamındadır, zira Allah katında ne ırkın ne cinsiyetin ayrıcalık getirmediği sadece takvanın üstünlük getirdiği Hucurat 13.ayette bildirilmiştir. Dolayısıyla ne ırkımız ne cinsiyetimiz, takva konusunda bize avantaj-dezavantaj getirmez. Kadın ve Erkek, kulluk anlamında, insani değer anlamında eşittir ama dünyevi nimetlenme anlamında farklıdırlar). Erkeklerin bu üstünlükleri ise kadınların ezilmemesi, kadınların haklarının korunması, kadınların rahat yaşamalarının gözetilmesi için, erkeklere sorumluluk getirmiştir.

Gelenekçi inançlar, İslam adı altında, toplum içinde dilden dile dolaşırken, genellikle kadınları kontrol etme ve erkeklerin konforunu gözetme yönünde olmuştur. Uydurma hadislerle, kendi geleneksel ve genelde Kuran ile çelişen algılarını, dine sokmuşlardır. Kadının kocasının cinsel isteğini anında kabul etmesi gerektiği, kabul etmez ise lanetleneceği; kadının kocasının hakkını ödemesinin çok zor olduğu, kadın kocasını memnun etmezse cennete giremeyeceği gibi… Oysa Kur’an’a baktığımızda, konu evlilik olduğunda güzel davranma konusunda hatırlatmalar, erkeklere yapılmıştır. Evlilik birlikteliğinde, özellikle erkeklere, kadınlara güzel davranmaları ve dolayısıyla onların rahatını mutluluğunu gözetmeleri hatırlatılmıştır.

Kadınlarla güzellikle geçinin. Onlardan hoşlanmayacak olursanız, bakarsınız Allah, sizin hoşlanmadığınız şeyde nice hayırlar yaratmıştır. (Nisa Suresi, 19.ayet)

Ayette onlarla iyi geçinin yazıyor, ama ayette erkeklere hitap ediliyor yani erkeklerin eşlerine nasıl davranacakları hakkında ayet (öncesini de okursanız görebilirsiniz). Ben yazıda daha iyi anlaşılır olması adına ve manası değişmediği için kadınlar kelimesi ile çeviriyi paylaştım.

Bu ayet ışığında bakarsak, özellikle eşlerinden memnun olmayan erkeklere tekrar düşünün derim. Siz inatta, bildiğiniz yolda, umursamazlık, anlaşmazlık, tersleme gibi tavırlarda diretirken belki de hoşlanmadığınız eşiniz sizi “hayırlara” yöneltiyordur. Böyle çok olay yaşanır çiftler arasında. Örneğin kadına bir lafı için kızılır söylenilir, halbuki işin özünde kadının fikri hayırlı bir davranışa düşünceye yönlendirmek olabilir. Kişilerin birbirlerine karşı oluşturduğu ön yargılar ve geçmişteki meselelerden ötürü kalan kinler, hayrı görmede engel olabilir. Genellikle evliliklerde iletişim problemleri çok sık yaşanır. İnsanlar birbirlerini anlamak yerine, onun penceresinden bakmak yerine, sürekli suçlayıcı-aşağılayıcı bir dille yaklaşır. Ama Allah, Kur’an’da evlilik söz konusu olduğunda, özel olarak erkeklere bir kere daha uyarıda bulunuyor. Bu ayetin özellikle erkeklere gelmesi, Kur’an’da özellikle başka yerlerde de erkeklere, kadınlarla güzellikle geçinmelerinin hatırlatılması beni düşündürdü. Mesela boşanma hakkında indirilen ayetlerde de erkeklere “onları (kadınları) güzellikle tutun ya da serbest bırakın” denir. (Bkz: Bakara 231.ayet) Belki de hanımı ile anlaşabilecek iken, kadını tersleyerek, küçümseyerek veya kötücül davranışlarla birlikteliğin sağlığını yokuşa ve çıkmaza sürükleyen beylere duyurulur.

Ayrıca, Allah, Bakara Suresi 177.ayette müminleri, “söz verdiklerinde sözlerine sadıktırlar” diye tanımlıyor. İnsanlar, evlenirken birbirlerine bazı vaatlerde bulunabiliyorlar. Örneğin kadın rahatsız olabileceği bazı şeyleri eşinin yapmaması yönünde söz isteyebiliyor (aynı şekilde erkekler de isteyebilir). Erkekler de kabul edip “senin rahatsız olabileceğin şöyle bir şeyi yapmam” diye söz verebiliyorlar. İşte Bakara 177.ayete göre, müminler, sözlerine sadık olduklarından, tutmayacakları bir söz vermemeliler. Ayete göre, sözlerini tutmazlar ise, hem o kişiye karşı kötülükte bulunmuş hem de günaha girmiş olurlar. Kadın veya erkek, tutmayacağı bir sözü vermemeli. Bu davranışın Allah tarafından onaylanmadığını Saff Suresi 2.ayette de "yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz?" uyarısı ile anlıyoruz. O yüzden kadın veya erkek; evleneceği kişiye yapmayacağı-tutmayacağı bir sözü vermemeli. Örneğin kişiler özellikle “başkası ile birlikte olmak istersen lütfen bana söyle açık açık, yola devam etme benimle” gibi isteklerde bulunabiliyorlar. Eğer kişiler sözlerini tutmayacaksa, kişinin istemediği şeyleri baştan sözünü aldığı şeyleri yapmayacaksa da, açık olmalılar.

Bazı erkekler, karısının görüşünü almaz, karısına danışmaz. Hatta bazı cahil kesimlerde kadına danışmak yadırganır, özellikle eski toplumlarda, kadının görüşünü almak söz konusu bile değildi. Oysa Allah, (kadın-erkek diye ayrım belirtilmez), müminlerin işlerini danışma ile gerçekleştirdiğini söyler.

Evlilik ilişkisinde de, toplumsal ilişkilerde de mümine rehber olması gereken ayet:
Onlar, işlerini, birbirlerine danışarak yaparlar. (Şura, 38.ayet)

Evliliği etkileyebilecek bir olayda, erkeğin karısına danışması da hayırlı bir karar vermede ve evliliğin huzurunu korumada ona yardımcı olacaktır. Elbette, illa herkes başkasına danıştığında, başkasının dediğini yapacak diye bir şart yok. Eşinin dediğini yapmak zorunda, onun istediğini gerçekleştirmek zorunda diye de bir kaide yok. Ama dediğim gibi, bu danışmalar en azından olabilecekler hakkında veya karşı tarafın içine düşeceği durum (evliliğin ne yönde etkileneceği) hakkında önceden fikirler verecektir. Eşi ile iyi geçinme konusunda, eşinin de istek ve fikirlerini tartma, elbette faydalı olacaktır. İnsanlar, evlilik beraberliğini ve kendi ruhsal durumunu istemediği yönde etkileyen durumlar karşısında ayrılma seçeneğini seçebilir. Erkek veya kadın; eşine danışmadan hareket ettiğinde, karşı tarafı mutsuz edebilir. Birbirinden habersiz atılan adımlar da çoğunlukla bir yerde patlak verir, hatta insanlar çoğu zaman yalana başvurur, oysa dinimizde dürüstlük ve yalan söylememek esastır. Bu yüzden karşı tarafın istek ve fikirlerini gözetmek yararlı olur. Açık olmak yararlı olur, bence bu açık olmayı sağlayan en iyi şey de, birbirinin fikirlerini bilmektir. Karşı tarafın fikrini bilmek onun fikrini alma ile yani ona danışma ile mümkündür. Aklı başında kimse, evliliğe adım attığında, istemediği bir şeyle karşılaşmak istemez tabi ki. İstemediği bir şeyle karşılaşınca haliyle boşanma şıkkı devreye girer, açık olmanın yararı da bana göre burada devreye giriyor, insanlar birbirinin ne konumda boşanabileceğini bilmeli ki, o birlikteliği koruma yönünde davranabilsin. Sonuçta Allah, boşanma gerekçesi konusunda insanları özgür bırakmış. Evliliği insanlar türlü sebepten sonlandırmak konusunda özgür. Evliliği artık istememek tek başına yeterli bir sebep. Dahası insanlar, birlikteliği tecrübe ettiğinde “şu şekilde olursa ayrılırım, şöyle bir huya tahammül edemem” diye kendilerini de tanımaya başlıyor. Bu ayet, evliliğe uygulandığında, birbirine danışmanın getirdiği sonuç olan, çiftlerin birbirlerini tanımaları gerektiğini, birbirlerini tanımalarını sağlayacağı çıkarımını yaptırıyor bana.


Kur’an’da başkaları ile alay etmeyin diye hem kadınlara hem erkeklere uyarı yapılır ama özellikle kadınlara tekrar uyarı yapılır. (Bkz: Hucurat 11.ayet) Yani kadınlara bu konuda bir tık daha dikkat etmeleri yönünde uyarı vardır, Allah yarattığı kulları biliyor tabi. Demek ki kadınlar bu konuda ya daha dikkatsiz olabiliyor ya da bu kötü davranış kadınlarda daha sık görülebiliyor. Allah tabi kadınların bu konuda daha fazla hataya düşeceklerini bildiğinden de ekstra özellikle kadınlara hitap ederek bu ayeti hatırlatmış olabilir. Elbette kadın ve erkek her mümine, güzellikle davranmak pek çok ayette buyruluyor. Güzel bir şekilde konuşmak hatta en güzel olanı söylemek buyruluyor. Nazik bir şekilde öğüt vermek, kötülüğü güzellikle savmak tüm müminlere hatırlatılıyor. Ama, evlilik meselelerinde özellikle erkeklere “güzellikle” davranmalarının emredilmesi düşündürücü. Dediğim gibi, Allah yarattığı kulları biliyor tabi. Demek ki erkeğin özellikle birlikteliğin sağlığını koruması konusunda göstereceği çabaya daha çok ihtiyaç olabilir. Ya da sorunlara karşı; erkeklerin daha pozitif, birlikteliğin sağlığına yönelik davranmaları sorunu çözmede daha mühim etken olabilir. Görünürde sorun kadınlarda olmasına rağmen (ki kadınlarda da gözlemlerime göre ani ve sert reaksiyonlara rastlanabiliyor) alt metni araladığımızda bu tepkileri önleyebilecek şey veya bu tepkilerin oluşumuna neden “erkeklerin daha dikkat etmesi gereken davranışlar” olabilir. Herkesin nasıl bir birliktelik yaşadığını bilemem ama, ayetlerin bu şekilde oluşuna bakarsak, belki de birliktelikte sağlanabilen anlaşma, daha hayırlı iyi güzel geçinme konusunda, bu durumun sağlanmasında, erkeklere daha fazla uyarı yapıldığı dolayısıyla daha fazla sorumluluk verildiği düşünülebilir. Zaten kadınlar erkekler üzerinde değil, erkekler kadınlar üzerinde kavvam (gözetici-koruyucu) ilan ediliyor ve güzellikle geçinmeleri erkeklere hatırlatılıyor. En azından birliktelik içinde kendi davranışlarını ve “güzelliği sağlamaya yönelik mi davranıyorum?” sorusunu erkeklerin kendilerine daha fazla sormalarının yararlı olabileceğini de düşünebiliriz. 

Hanımı ile güzellikle geçinmeyi hedefleyen bir erkek, onu incitecek onunla arasını haliyle manevi açıdan sarsacak tavır ve davranışlardan kaçınır. Kadının rahatını ve mutluluğunu gözetir. Kadını kötü etkilemek ve üzmektense, kötü bir ilişki yaşamaktansa, güzellikle davranmayacaksa da kadını “bırakması” ikinci bir seçenek olarak sunulur. Çünkü boşanma ayetinde özellikle sunulan seçenekler iki tane, ya güzellikle (Kur’an’a uygun) tutmak ya da bırakmak. Bu söylem de gösteriyor ki, en kötü şekilde birlikte olmak, ayrılmaktan daha iyi değil (yani ayrılmak, kötü bir şekilde kadını tutmaktan çok daha hayırlı). Bu ayetler de gösteriyor ki toplumumuzda da görülen “kocamdır ne yapsa yeridir, kötü de olsa ne yaparsa yapsın sonuçta başımda kocam var” şeklinde kadının mutsuz ve güçsüz bırakılması Allah’ın hoşnut olduğu bir durum değil. Ayrılma durumunda kadının maddi anlamda korunmasına dair ayetler var ki, bunlar da kadının “mecburen” evliliği sürdürmesini engellemek için. Allah kadınların ruhsal anlamda da zorluk, mutsuzluk, çöküntü yaşamasını istemiyor; erkeklere görüldüğü üzere sadece “maddi” bir şeyler verme ile sınırlı bir sorumluluk yüklemiyor. Ayrıca, Allah, evlilik hakkındaki ayetleri, "sürdürme" amaçlı yapılan bir sözleşmeye uygun düşecek şekilde bildirmiş. Yani muta nikahı da (daha başında belli bir süre ile kısıtlı olmak üzere yapılan evlilik) ayetlere uymamaktadır. 

Şunu da belirtmeden geçmeyelim. Bu yazıda verdiğim ayetlerde geçen "kadınlarla güzellikle geçinin" ifadesi aynı zamanda "kadınlarla Kurana uygun geçinin" anlamına da gelmekte. Yani Allah, hem "güzellikle geçinin" hem de "Kurana uygun geçinin" mesajını vermekte. Her iki anlamdan herhangi birini elememiz için bir sebep yok. Zira, Kur'an kendi kendisinin tefsiri olduğunu (Bkz: Furkan 33) yani kendi kendisini açıklayan bir kitap olduğunu belirtiyor. Eğer bu anlamlardan bir tanesini elememizi sağlayacak daha net başka bir ayet olsaydı, o anlamı atabilirdik. Kuran'a uygun geçinin anlamı ile okursak, Allah zaten yazıda da değindiğim gibi insanlara en güzel olanı söylemeyi (Bkz: İsra 53), kaba olmamayı (Bkz: Ali İmran 159), bize düşman kesilen kişiyi güzel davranışlar sözlerle kendimize dost yapabileceğimizi (Bkz: Fussilet 34) buyuruyor, demek ki eş ile aramıza düşmanlık girerse de tekrar sıcaklık kurabiliriz. Yazıda güzellikle geçinin diye verdiğim ayetlerde yani hangi anlamı göz önünde tutarsak tutalım, özel olarak erkeklere, Kuran'a uygun yani güzel davranmaları hatırlatılmış oluyor. Bu iki anlamı bir arada aldığımızda da, herhangi bir uç durum yaşandığında, örneğin, kadın tarafından erkek aldatılırsa ne tarz bir yol izleyebileceği de hatırlatılmış oluyor. 

Nisa 34.ayette kadın iffetsizlik gösterdiğinde (evliliğin sürdürülmesi erkek tarafından zor olduğunda) onları doğru yola çekmek (evliliği düzeltmek) için izlenebilecek yollar sayılmakta. Öğüt vermekten, yatakları ayırmaktan bahsettikten sonra onları "darabe" etmekten bahsedilir. Farkında iseniz darabe etmek, yatakları ayırmaktan sonra gelmekte. Yani yatakları ayırmak bir nevi kadın ve erkeğe "evliliğin selameti" hakkında düşünme fırsatı veriyor. Böyle sıkıntılı zamanlarda kişilerin birbirlerinden uzaklaşarak düşünmesi, hem bu durumu tecrübe edenler tarafından hem psikoloji bilimi ışığında sağlıklı bir yöntem olduğu görülmekte. Darabe'nin kelime anlamları birkaç tanedir dövmek, çıkarmak, ayırmak gibi...İnsanları doğru yola şiddet, kabalık ile değil, nazik davranışlar ile çekebileceğimiz diğer pek çok ayette belirtilmiş. Hatta Firavun gibi azgın yoldan çıkmış bir insana bile, Musa Peygamberin nazik olması emredilmiş (Taha 44.ayet). Zaten başka ayetlerden de bahsettim, iyilikte bulunarak insanları kendimize yaklaştırabileceğimiz hakkında kötülüğü güzellikle savmak hakkında ayetler olduğunu belirttim. Dolayısıyla bir kadını döverek evliliğin kurtulamayacağını veya kadını doğru davranışa çekemeyeceğimizi anlamaktayız. Kuran kendi kendisini açıkladığına göre, darabe kelimesinin dövmek anlamını alırsak, başka ayetler ile çelişki açığa çıkmış olmakta. Bu yüzden Kuran'ın kendi kendisini tefsir etmesi ışığında, bu kelimenin "çıkarmak/ayırmak" anlamını almamız gerektiğini, yani tüm uğraşa rağmen düzelmeyen kadından erkeğin ayrılmasını anlamaktayız. 

Kaynak:

[1] Her ne kadar her görüşünü her yaptığını onaylamasam da Kavvam kelimesinin anlamı hakkında Edip Yüksel'in Türkçe Kuran Çevirilerindeki Hatalar kitabı, erkekler kadınları gözetirler onları dövmezler, başlığına bakabilirsiniz. Yönetici olarak bazılarının çevirdiği bu Kavvam kelimesini araştırmayı okuyuculara bırakıyorum. Ben eski arapça sözlüklere dayanarak araştırma yapıyorum. el-müfredat, lisanül-arab gibi kaynaklar kullanılıyor genellikle. 

Yazılarımı http://www.allahateslim.com/ adresinden de okuyabilirsiniz.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Boşa Vakit Geçirmeyen ve Rabbine Yönelen Bir Kul Olmak...

Hepimize muhakkak olmuştur, “of 3 saattir boş boş öylece duruyorum hiçbir şey yapmadım, ben şimdi ne yaptım ki bugün, tüm gün evde boş boş oturdum.” Boş durmaktan kastım, hastalanınca yatakta mecburen yatmak, denize gitmek, film izlemek değil. Herhangi yaptığımız sıradan bir işi veya bize keyif vermesi için yaptığımız bir şeyi bile; Allah’a şükretmek için aracı kılabiliriz. Sıkıntılı bir durumu, Rabbimizi anıp O’na sığınmak için vesilelere çeviriyorsak, Allah’ın izniyle günlük yaşamımız zikir ve hayra yönelik davranışlarla artar. Örneğin, dışarıya biraz kafa dağıtmak ve rahatlamak için çıkan bir kul, bir çiçeği bir kuşu gördüğünde Rabbini anıyorsa, gezerken etrafında olan bitene ibretler olarak bakıyorsa (mesela insanların hal ve davranışlarına) gökyüzüne Allah’ın bir delili olarak bakıyorsa, o yürüyüş aynı zamanda bir tefekkür yürüyüşü olacaktır. Zaten, Rabbimizde yerlerdeki ve göklerdeki delillerine bakmaya çağırmıyor mu bizi? Şu yazıda da bahsettim: http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2013/12/4-duvar-arasnda-yasarken.html 

Ölüm ve varoluş, hastalık, insanların olaylara verdiği tepkiler, kazanmak-kaybetmek, insanların gösterdiği uğraşlar, boş amaç ve hayaller gibi bir sürü başlığa dönüşebilecek konulardan, bir filmi izlerken, Kur’an’da anlatılan dersleri çıkarıyorsak, o film bizi tefekkür ettiren bir araç olabilecektir. Şahsen ben izlediğim şeylere hep bu gözle bakıyorum. Muhakkak gerçekçi bir mesajla bağdaştırıyorum. Bulaşık yıkamak bile, bizim için Rabbimize şükretmeye vesile olabilir. Örneğin ben bu mecburi işi yaparken; bana suyu verdiği için, elimi-kolumu kullanma gücü verdiği için, Efendime şükrediyorum. Pollyannacılık demeyin buna, çünkü bu Pollyannacılık değil, her durumdan muhakkak memnun mutlu olalım gibi bir şey söylemiyorum zira. Tabi ki bizi memnun etmeyen, hatta haksızlığa uğradığımız veya sıkıntılı durumlar olacaktır. Böyle durumda da Kur’an’da öğütlendiği gibi sabır ve Allah’a dayanma (ve o haksızlıkla sıkıntıyla mücadele etme) gibi fiillere yönelmek gerektiğini biliyorum. Özetle söylemeye çalıştığım şey şu, inananlar için, her durumda Allah’a yönelmek söz konusu olabilmekte. Kötü bir unsurla veya bizi kötülüğe yaklaştırmaya çalışan herhangi bir durumla karşılaştığımızda, Allah’a sığınmak gibi (Bkz: Araf 201), iyi hisler için Allah’a şükretmek gibi… Yapılan tüm işler, Allah’a yönelmek ile bağlantılı kılınabilir özetle. Geceleyin sinemaya gidildiği için şükretmek (o filmden ders çıkarmak dahil), denizde suyun üzerine yatıp gözleri kapamışken şükretmek, var oluşumuzu amacımızı düşünmek… Her şey, Allah’a yöneltebilir. Zira her şeyi yaratan Allah’tır ve o halde, her şeyde Allah ile bağlantılı çıkarımlar yapılabilir.

Bakın, Allah ne diyor biz kullarına:

Boşta kalır kalmaz, başka bir şeye koyul ve Rabb’ine yönelip doğrul. (İnşirah Suresi 7 ve 8.ayetler)

Yani, Allah, boş boş vakit geçirmemizi değil, kendimizi bir şeylerle meşgul etmemizi ve kendisine yönelmemizi buyuruyor. Boş şeylerden (ve sözlerden) müminlerin yüz çeviren kimseler olduğu da Müminun Suresi 3.ayette bildiriliyor.

Boşa vakit geçirmenin zararı malum… Aslında bunun zararlarını hepimiz çok iyi biliyoruz. Boş boş vakit geçirmek, en başta kişiye mutsuzluk verir, insanın içi sıkıntı dolar, canı sıkılır, hatta ümitsizlik havası gelir üzerine. Şeytan, insanın kafasına vesveseler ile üşüşür. Boşa vakit geçirdikçe, insanın canı bir şey yapmak da istemez hale gelir, çünkü çoktan ruh halini aşağı bir seviyeye indirmiş olur. Boşa vakit geçirmek, insanı karamsarlaştırır. Değersiz ve işe yaramaz hissettirir. Boşa yaşıyor duygusu verir. İnsanın yaşama sevincini öldürür, içini daraltır. Bunun zararları çok. Rabbimizin neden bizleri boş işlerden çevirmeye yönelttiği ortada bence…

Psikiyatrist David Burns da, hareketsizliğin veya bir şeylerle meşgul olmamanın insanı kötü bir ruh haline sürüklediğini anlatıyor. Zaten depresyonun en büyük belirtilerinden biri: hiçbir şey yapmamaktır, hiçbir şey yapmak istememektir, bir şey yapmaya güç bulamamaktır. Yaşlı insanlar arasında da gözlemlenen bir durum bu, bir şeylerle meşgul olan yaşlı kişilerin duygu dünyaları, boşa vakit geçirenlerden çok çok daha iyi. Burns, ev için alışveriş yapmanın bile, hiçbir şey yapmamaktan insana çok daha iyi geldiğini ve kişiyi memnun ettiğini çalışmaları ve testleri ile gösteriyor (bkz: iyi hissetmek adlı kitabı, internette de Kur'an'a yönelen birkaç kişinin bu kitabı tavsiye ettiğini gördüm). Bu bir kısır döngü aslında, kötü bir olaydan ötürü, kişi hiçbir şey yapmak istemez hale gelebileceği gibi, hiçbir şey yapmadığı için de kişi kötü hale gelebilir. Burns, çalışan kişilerin (özellikle tek yaşayan kişilerin) hafta sonu geldiğinde, hiçbir şey yapmadıkları için kısa süreli depresyona girmelerine, tüm günü kötü ve sıkkın ruh hali ile geçirmelerine değiniyor. Yani özetle, eğer hasta veya yorgun değilsek, tembellik yapmak bize iyi gelmez (zaten hasta olduğumuz için bir şey yapmıyorsak o tembellik değil, dinlenmek olur bu da bedensel zihinsel sağlığımıza iyi gelir). Burns kitabında, bir şeyler yapmaya güç bulamayanlar için alıştırmalar yöntemler öneriyor, merak edenlere tavsiye ederim.


Eğer direk din ile alakalı olmayan bir işle uğraşıyor ama o işi dolaylı olarak Allah'a daha iyi yönelmeye veya Allah yolunda kaliteli şeyler yapmaya adıyorsak; Allah böylesi işlerden de bize güzel bir mükafat verecektir diye ümit ediyorum. Zira böyle yaptığımızda, İnşirah suresindeki boş kalmama ve Allaha yönelme buyruklarını yerine getirmiş oluruz. Örneğin "1 saat fazla uyuyayım da bu sayede kafam daha dinç olur, Allah yolunda daha iyi çalışırım" diyorsak ya da ticarete atılıp başarı sağlayıp, kazandığımızdan insanlara daha fazla yardım etmeyi, daha rahat yaşayıp Allah'a daha kuvvetli yönelmeyi, zekat vermeyi hedefliyorsak, ticaret bile Allah yolunda mücadele etmemiz için bir araç olur. Yeni bir dil öğrenip, bu dili akedemik alanda kullanma ihtimali görüp dolayısıyla insanları dine çekmek için kullanabileceğimizi hedefleyerek çalışırsak ya da o dildeki insanlara dini tebliğ etmek için kullanmayı hedefleyerek öğreniyorsak, bunların hepsinin amaçları içinde; Allah için değer üretmek, İslam adına güzel işler yapmak olacağından, bu işleri yaparken Allah bizi daha hayırlı bir kul mertebesine yükseltebilir. 


Müminin, kendisini fiziksel ve zihinsel olarak kötü hale sürükleyen, boş boş vakit geçirme durumuna karşı uyanık olması gerekir. Bir şeyle meşgul olmamız ve Rabbimize yönelen bir tavırda olmamız isteniyor. Birisi bizi telefonla arasa, ne yaptın dese “hastaydım yatıyorum” bir cevaptır, “pikniğe gittim rahatladık eğlendik” bir cevaptır, ama özellikle öğrencilik dönemlerini tembellik ile geçirenler çok iyi bilir masanın başında saatlerce bile boş boş durabildiklerini. Yatağa uzanıp boş boş durabildiklerini… Bizi zihinsel ve fiziksel olarak iyi hissettiren, gerektiğinde motive eden veya rahatlatan her şey (belki ufak bir egzersiz, hoşumuza giden müzikleri dinlemek vs), bizi daha güçlü çalışkan bir insan kılar, Rabbimiz için hayırlı ve güzel işler yapmamızda bize enerji verir. Belki o günkü namazlarımızı daha güzel kılmamızı sağlar. Vaktini boşa geçirmeyi çokça tecrübe etmiş bir insan olarak ve bu boşa vakit geçirmelerin beni nasıl mutsuzluğa sürüklediğini, karamsarlaştırdığını, tembelleştirdiğini hisseden biri olarak; kendime tam da, boş günlere düşecek gibi olurken, bu yazıda paylaştığım ayeti hatırlıyorum. BOŞTA DURMA, RABBİNE YÖNEL, BİR ŞEYLE MEŞGUL OL diyorum. “Ne yapsam, neler yapabilirim?” diyorum. Bebek bezi değiştirmek, bankaya para yatırmak gibi şeyler de mecburi işlerdir; kişisel bakımlar, ev ile ilgili sorumluluklar, iş veya okulla ilgili sorumluluklar hepsi birer iştir. Bizler kendimize mecburi neler yapmamız gerektiğini hatırlatabilir, bir yandan da bizi rahatlatacak motive edecek (bu sayede de Allah’a yönelten) işlere vakit ayırabilir, akademik okumalar yapabilir ve Kur’an çalışması, cihat (bilgi ile mücadele etme ve kendini ilmen geliştirme) gibi Allah yolunda gayretler gösterebiliriz. Bizi Allah’a yönelten şey sadece elimize Kur’an’ı alıp okumak değildir, buna yazının başında da değindim. Akademik bir okumadan öğrendiğimiz pek çok şey bile, bizim ufkumuzu genişleterek daha iyi düşünen bireyler olmamıza ve belki de o bilgileri yeri geldiğinde Allah yolunda harcamamıza vesile olabilir. Zaten aklı başındaki her inanan, neyi ne kadar yapması gerektiğini Allah’ın izniyle tecrübe ederek tartacaktır. Örneğin günde 1 saat komedi dizisi izlemek bizi rahatlatıp, beynimizi dinlendirmemizi sağlayarak daha üretken yapabildiği gibi (başka önemli ilmi işler yapmada daha enerjik kılabildiği gibi), günün 5 saatini bununla geçirmek bize günün sonunda “öf boş boş duruyorum, bunu 40 dk izleyip şu işle de uğraşabilirdim” dedirtebilir. Üstelik yaptığımız geziler, taşıtlara binmek bile Rabbimizi anma ve tefekküre götürebilen olaylardır: http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2015/08/bu-emirlerin-kuranda-gectigini-kac-kisi.html ve http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2014/08/bizden-oncekilerin-sonu.html yazılarda değindim. Öyleyse, bugünden itibaren hep birlikte, Rabbimizin yolunda daha dolu dolu yaşayan, ruhunu(iç dünyasını) öldürmeyen, ruhunu yeşerten insanlara dönüşelim inşallah. 

Yazılarımı http://www.allahateslim.com/ sitesinden de okuyabilirsiniz.

15 Şubat 2017 Çarşamba

Kur'an ile Çelişmeyen, Rivayeten Gelen Bilgilere Yaklaşımımız Ne Olmalı?

RİVAYETEN GELEN SÖYLENTİLERİN GÜVENİLMEZ OLDUĞUNA RABBİMİZ ÖRNEK VERİYOR

Allah, dini anlama metotlarına dair pek çok ayet iletmiştir.

Popülerliğini koruyan tartışma konularından biri de, Kur’an’da bahsedilmeyen, bize rivayet yolu ile ulaşmış bilgilere –daha doğrusu söylentilere- ne derece güveneceğimizdir. Rivayet demek, adı üstünde söylentidir, insandan insana söylenerek kimi zaman bu söylentilerin yazılarak diğer nesillere iletilmesi demektir.

Allah, rivayet yolu ile insanların birbirlerine söylentiler iletmesine dair bakış açımızın ne olması gerektiğini pek çok ayetle örneklendirmiş, bunlardan biri de şu ayet:

Diyecekler ki, onlar üçtür dördüncüsü köpekleridir. Yine diyeceklerdir ki, onlar beştir, altıncıları köpekleridir. Yahut onlar yedidir, sekizincileri köpekleridir. Bütün bunlar gaybı taşlamaktır. Sen de ki: Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. İnsanlardan ise pek azı onları bilir. Onun için, onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında çekişmeye girme. Hiç kimseden de, onlar hakkında bir şey sorma. (Kehf Suresi, 22.ayet)

Bu ayet, eski zamanda yaşanmış bir olay hakkında bazı şeyler bildirdiği gibi, Ashab-ı Kehf üzerinden de günümüze dair, hayatımıza dair çıkaracağımız dersler iletmekte. Allah, Kur’an’da düşünmemiz üzerine, bize yol gösterici olmaları adına örnekler indirdiğini bize bildirmiş. (Bkz: Kehf 54.ayet) Öyleyse bu ayeti sadece Ashab-ı Kehf’in sayısının ne olduğuna dair tartışmaların güvenilmez oluşu adına değil, buna benzer tüm tartışmalara yaklaşımımız adına öğüt olarak alabiliriz. Ayette özellikle rivayet usulüne dikkat çekiliyor.
Allah, insanların bazı konularda, farklı farklı söylentiler ortaya atabileceklerine ve gerçek dışı söylentilerin yayılabileceğine dikkat çekiyor.

Ayette yaşanan olayın örneklerini başka dini bilgiler edinmede görebilir miyiz? Elbette… Örneğin hadisler içinde, Peygamber zamanında kaç hafız vardı ya da Peygamberin cenazesine kaç kişi geldi gibi konularda farklı farklı hadislerin nakledilmesi bu duruma bir örnek.

Allah Ashab-ı Kehf örneği üzerinden, aslında insanların rivayeten ilettikleri sözlere kesinlik gözü ile bakılmaması gerektiğine, gerçeğe dair net bilgiyi kendisinin bildiğine dikkat çekiyor. İnsanların bu konuda tek bir sayıyı söylediklerine yer verebilir, diğer iddialara yer vermeyebilirdi. Ayetin esas konusu, insanlar tarafından gerçekten sapan söylentilerin üretilebilmesi.
Ayetin temelinde, insanlardan bize ulaştırılan söylentilerin yani rivayetlerin kesinlik teşkil etmediğinin, doğruyu bilmede bir anlamı olmadığının örneği var.
Hadis kitapları Peygamberin ölümünden 200-300 yıl sonra, insanlar arasındaki söylentilerin derlenmesi ile oluşturulmuştur. İçlerinde hem birbiri ile çelişen hadisler olduğu gibi, Kur’an’ın apaçık hükümleri ile çelişen hadisler de mevcuttur. Bunlar hakkında örneklere şu linkten ulaşılabilir: http://www.kurandakidin.com/category/hadislerinceliskileri/

İnsanlardan edinilen söylenti bilgilerin doğru olmayabildiği, gerçek bilgiyi ancak Allah’tan öğrenebileceğimizi de gene Kehf Suresi 22.ayetten çıkarmaktayız. Özellikle, dini anlamı olabilecek konularda izlememiz gerekli yol bu olmalıdır. Ayette de bahsedilen kişiler dini anlamda değeri olan kişiler. Dinimizde şahitlik gibi bir hukuk yöntemi de var, bununla rivayet yöntemi karıştırılmamalı. Şahitlik yöntemi yaşadığımız döneme has olaylar için yapılıyor, yani bir olaydan iki yüz sene sonra insanlar arasındaki söylentilerin toplandığı bir yöntem değil. Şahitlik hukukunda bire bir şahide başvurup bir sıkıntı çözüme ulaştırılmakta ya da bir sıkıntının önlemi alınmaktadır. Rivayet yönteminde ise şahitten duyduk denilerek, araya başka aracıların ve zamanın girmesi söz konusu. Şahitlik yönteminde de güvenilmez-çelişkili beyanlar, şahitlerin ifadelerini geçersiz kıldığı gibi; rivayeten gelen söylentileri inceleyerek, hadis beyanlarının çelişkilerini ve güvenilmezliğini görmemiz mümkün.

KURAN İLE ÇELİŞEN BİR HADİSİN İFTİRA OLDUĞUNU ANLAYABİLİRİZ, ÇELİŞMEYENLERİ NE YAPACAĞIZ?

Dört halife zamanında beş yüz sayıda hadisin bilindiği rivayet ediliyor. Sahih hadisin kaç tane olduğu, hangileri olduğuna dair de tutarsızlık hakim. 500 hadis nerede şimdi ki yüzlerce hadis nerede… Nasıl oluyor da dört halifeden sonra böyle bir artış oluyor? Dört halifenin hadislere tutumu hakkında şu link incelenebilir: http://www.kurandakidin.com/2011/10/11-dort-halifenin-hadislere-karsi-tavri/

Rivayetleri 2 türlü ele alabiliriz.

1.si Kuran ile çelişen rivayetler. Bunların iftira olduğunu anlıyoruz.
Kur’an hükümleri ile çelişen pek çok davranışı, Peygamberin yaptığına dair (9 yaşında çocukla evlendiği hadisi gibi) söylentiler de iletilmiş. Buna benzer söylentilerin yüzde yüz yalan olduğunu, Peygamberin Kur’an’a aykırı olan, yanlış olan bir şeyi yapmayacağından ötürü iftira olduklarını anlayabiliriz. (Peygamber 9 yaşında çocukla evlenmiş midir konusunu merak edenler şu yazıyı okuyabilir: http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2016/11/kurana-gore-evlilik-yas-ne-olmal-talak.html)

2.si Peygamberin kaç çocuğu olduğu gibi Kuran ile çelişmeyen rivayetler…

Peygamberin kaç eşi olduğu, kaç çocuğu olduğu, saç şeklinin ne olduğu, önce hangi ayağını meshettiği, kaç rekat namaz kıldığı, daha çok hangi renk giysi kullandığı, kaç tane evi olduğu, mal-mülkünün sayıları gibi bilgilerin de insanlar arasında iki asır sonra söylenti ile farklılaşabileceği ve din gibi bir alanın çıkarlardan ötürü kolaylıkla suiistimal edilebileceğini de düşünmek zor değil. Hele ki Peygamberin ölümünden kaç on yıl sonradan bahsediyoruz. En basit görünen bir rivayeti ele alalım… Günümüzde dizilerde kullanılan bir toka şekli ticarete mal edilirken, Peygamber sürme sürüyordu denilerek, sürmenin satışını arttırmaya çalışan çıkarcılar olamaz mı?

Peygamberin 5 çocuğu var, 20 çocuğu var, sürme sürüyordu, saçını örüyordu gibi iddialar, Kuran ile çelişmiyor. Kur’an’da bu tarz iddialarla çelişen bir ayet bulamayız. Bu tarz, Kuran ile çelişmeyen hadis dediğimiz rivayetleri yani insanların söylentilerini, kesin doğruymuş gözüyle almamamız gerektiğini de, Kehf Suresi 22.ayetten çıkarabiliriz.

Peygamberin kaç çocuğu olduğu ya da hangi renk giysileri en çok sevdiği, saçını ne şekilde yaptığı, gözüne sürme sürüp sürmediği gibi, Kur’an’da yer almayan bilgilerden de bu yüzden sorumlu değiliz. Bu konularda ancak insanlardan ulaşan söylentilerin ne olduğuna bakabiliriz. İnsanlardan gelen söylentilerin ise doğru olup-olmadığına ulaşmamız mümkün değildir. Öyleyse bu tarz konulara, doğrusunu Allah bilir, biz yüzde yüz bilemeyiz gözü ile bakmalıyız.

Günümüz internet ortamında, herhangi bir sözün Mevlana’ya aitmiş gibi insanlar arasında yayıldığını görmekteyiz. Geçenlerde magazinsel bir kişi, internet ortamında 20 yıldır bir şiirin kendisine aitmiş gibi yayıldığından bahsetti ve bu şiiri kendisinin yazdığını yalanladı. Yalanlayamadan ölebilirdi. Kendisinden sonra gelecek nesillere, kendisi ile alakası olmayan sözler, ona aitmiş gibi yayılabilirdi. Ayrıca, yalanlamasına rağmen, gelecek nesillere bu şekilde öğretilebilir. İnternet ortamından bu sözü bizzat atıf yapılan kişinin reddettiğine ileriki nesiller ulaşabilir, bu tarz teknolojik imkanların olmadığı yüzlerce yıl öncesinden bahsedersek, durumun vahimliği ortada…

Kuran ile hem de birbirleri ile çelişen hadisleri iletenlerle; Kuran ile çelişmeyen hadisleri iletenler -Peygamberin saçını iki yandan ördüğü hadisi gibi- aynı kişiler ve iletme yöntemleri de aynı. Hal böyle iken, Kuran ile çelişmeyen hadislere nasıl güveneceğiz? Bu yüzden, hadisleri ayıklayalım fikri de mantıklı değil, çünkü komple hadis rivayet sisteminin güvenilmez olduğu ortada. Daha önce de söyledim, bir söz sırf Kuran ile çelişmiyor diye, Peygamberin yüzde yüz söylediği bilinemez. Kuran ile çelişmeyen bir sürü söz herhangi bir kitapta yer alabiliyorsa, hadis kaynakları içinde de yer alabilir.

Bazı konular hakkında tek bir ortak beyanın olması da o beyanı güvenilir kılmaz. Zıttı beyanların bu hadis kitaplarının içine koyulmadığını nereden bileceğiz? Zıttı beyanlarda bulunanların iddiaları belki yeterince yayılmadı? Neticede Peygamberin ve Peygamberi görenlerin ölümünden iki asır sonrasından bahsediyoruz. 200 sene sonra, vaktinde 500 tane hadis vardı denilen, binlerce söz havuzunun içinden gerçek olanlar nasıl seçilebilir?

Allah bilmediğimiz konuların peşine düşmememiz gerektiğini de bizlere bildirmiş. Biz Peygamberin hangi renk giysiyi tercih ettiği bilgisine, dini anlamda, yüzde yüz kesin kaynak olan Kur’an’da bulamayız. Söylentileri karıştırsak da bu söylentilerin doğruluğunu da bilemeyeceğimizden özetle bilmediğimiz bilgileri takip edip durmuş oluruz. İşte, Allah, bilgimizin olmadığı konuları takip etmememiz gerektiğini de emretmiş:

Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. (İsra Suresi, 36.ayet)

Kur’an üzerinde ve mantıklı bir şekilde düşündükçe; rivayeten gelen ve Kuran ile çelişmeyen hadislerin de aslında doğru bilgi olarak görülmemesi gerektiği sonucu çıkıyor.

Öyleyse, doğruluğunun ne olduğu belli olmayan konulardan, dini görevler-sorumluluklar çıkarmaya çalışmalıyım. Kur’an’da yer almayan söylentilerin bize yol gösterici olabileceği zannından vazgeçelim. Bu rivayetleri, Kur’an’ın açıklayıcısı gibi görmeyelim.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Musa Çobandı, Süleyman Kraldı... Allah Katında Üstünlüğümüz Dünyadaki Statümüz Değil, Takvamızdır.

Kuran kıssaları çok hassas mesajlarla doludur. Üzerine düşündükçe çeşitli dersler çıkarmak mümkündür. Allah, O’nun huzurunda insanların cinsiyete, zenginlik-fakirliğe göre, yaşa göre, mesleğe, ırklarına göre değil; sadece takvalarına göre derecelendirildiklerini bizlere bildirmiştir. (Bkz: Hucurat 13) Bildirmekle kalmamış, bize yaşamlarını örnek gösterdiği Peygamberlerin bazıları hakkında ayrıntılı bilgiler vererek bu konu üzerinde de düşünmemizi sağlamış.

Yusuf Peygamberin bir evde hizmetli olduğunu, babası Yakup Peygamberin çobanlıkla uğraştığını, Musa Peygamberimizin sarayda yetiştirilmiş bir genç olmasına rağmen ileriki yıllarda aranılan bir suçlu olduğu ve evlenerek bir yerde birkaç yıl çobanlık yaptığını, Süleyman Peygamberimizin ise çok büyük bir devleti miras alıp Kral olduğu gibi ayrıntıları; Kuran bize bildirmiştir.

Yusuf Peygamberimiz, hizmetli olduğu dönemde, toplumunun içinde düşük statülü bir konumdaydı. Musa Peygamberimiz de çobanlık yaptığı dönemde toplumunun ileri gelenlerinden olmadığını –statü, makam, zenginlik anlamında- anlayabiliriz. Süleyman Peygamberimizin ise Kral olarak toplumunun içinde en yüksek görülen dünyevi makama ulaştığını düşünmek mümkündür.

Buradan çıkarılacak bir sürü sonuç elbette vardır, bunlardan biri, müminlere dünyaya değil önce ahirete yatırım yapmaları gerektiğini, Allah katında onu üstün kılan şeyin TAKVA olduğunu hatırlatmaktır.

Bence bir başka önemli sonuçta, insanlara dünyevi statülerine göre değil, takvalarına göre yaklaşmamızın bizim için çok daha hayırlı sonuçlar doğuracağıdır. İnsanlarla kurduğumuz yakınlıkların bizim manevi dünyalarımıza bazı katkıları veya zararları olur. Allah’tan sakınma duygusu öyle bir duygudur ki, cebindeki paraya, kariyere, okunulan okula, insanların sana olan saygısına filan bakmaz. Kalp ve akıl işidir.

Eski zamanlarda tüccarlar ve krallar halkın ileri gelenleri konumundaydı. Şimdi hem zenginlik yüksek bir makam olarak görüldüğü gibi, okunulan okullar ve kariyer ile de toplumunun ileri gelenlerinden sayılmak mümkün. Okunulan okul, alınan eğitime denk görülüyor. Halbuki gerçekte eğitimli birey demek, ahlaklı, diğer canlıların haklarına saygılı, insancıl, iyilikten yana vs demek olmalı; çünkü bir sürü yüksek dereceli okulları bitirip bir o kadar topluma zararlı, saygısız, kötü insan da var. Allah kitap yüklü eşekler diye bir tabir kullanmıştır Kur’an’da (Bkz: Cuma 5). Bir insan size çok çeşitli alanlarda muazzam bir şekilde kendini geliştirdiğini, bilgi sahibi olduğunu gösterebilir, böyle insanlara toplumumuz kültürlü der. Kur’an açısından ise, gerçek ilim sahipleri, kalbini ve aklını Allah yolunda çalıştırmış, sorgulamış, Allah’ın kitabını öğrenme yolunda doldurmuş kişidir; görüldüğü üzere ilim sahibi olmak hangi diplomaya sahip olunduğuna göre değil, Allah’ın kitabını öğrenme konusunda ne kadar çaba gösterildiğine bağlıdır.

Toplumumuzda bir salona girildiğinde, belki hırsızsınız, belki dünyanın en şeref yoksunu işlerini yapmış birisiniz; eğer cüzdanınız dolu ise insanlar size ahlakınıza göre değil cüzdanınıza göre, servetinize göre saygı gösterir. Pahalı bir giysi mağazasında çalışanlar size ne iş yaptığınıza, ahlakınıza göre değil, tamamen zengin olduğunuz ve alışveriş yapabildiğiniz için saygılı davranır. Allah katında ise tüm bu anlattığım adaletsizliklerin yeri yoktur. Allah bizi, kotumuzun markasına, diplomamıza, cinsiyetimize, hesap cüzdanımıza göre değil TAKVAMIZA göre değerlendirir.

Maalesef bazen, Allah yolunda çalışanlarda bile, bu önyargılı yaklaşımları sezebiliyorum. İnsanlar arasında şöhret, statü, dünyevi derecelerimiz; bize yaklaşımları ve bize karşı davranışlarında çok çok etkili olabiliyor–farkında olabilirler, olmayabilirler- Hayata çok zengin bir ailenin oğlu olarak başlamanız, yahut çok ekstrem bir mevkide yer almanız; sizi takva yolunda gayret göstermek isteyenler arasında dahi daha şöhretli kılabilir. Elbette burada müminlerin kendi benliklerini sorgulaması gerekir. Çünkü, bize takvamız yönünde kimin çok güzel etkisi olacağını, kimin ilim derecemize güzel katkılar yapacağını biz bilemeyiz. Allah yolunda 10 dakika sohbet etme imkanı olduğunda, gönlümüz sohbetin manevi doyuruculuğundan ziyade, bir belediye işçisindense daha yüksek mevkideki bir insana kayıyorsa; kendimizi sorgulamamız gerekir. Müminlerin, kardeşleri arasında dünyevi statülere göre değil, kendisine kattıkları yönünde değerlendirme yapması gerekir. Çünkü, hayırlı ilişkilerin temelini adil yaklaşım tarzı oluşturur.

Bu bahsettiğim konuda, Kuran okurken düşünmek adına hayali bir örnek oluşturdum. Süleyman Peygamberin ve Musa Peygamberin aynı dönemde yaşadıklarını farz edelim. Bizim de onların dönemine denk geldiğimizi hayal edelim. Diyelim ki, Süleyman Peygamberimize Krallığı döneminde denk gelme ve sohbet etme imkanımız oldu; Musa Peygamberimize de bir seyahat esnasında çobanlık yaparken denk geldik (Yahut hizmetli olmuş Yusuf Peygambere). Henüz ikisinin de Peygamberliğinin açığa çıkmamış olduğu bir dönem olsun, yani Peygamber olduklarını filan bilmiyoruz, ama mümin yönlerini de göz önünde bulundurduk diyelim. İşte tam da bu anlattığım noktada insanları konuşmalarına göre değerlendirdiklerini düşünen insanların çoğunun; Süleyman Peygamberi çok daha tatlı bulacakları görüşündeyim. Süleyman Peygamberi takip etmek isteyecekler, onunla daha yakın olmak isteyecekler, Süleyman Peygamberin kendilerine gösterdiği yakınlığı ve ilgiyi daha değerli görecekler, onun sözlerinden daha fazla yararlanmayı isteyecekler. Konu manevi bir şeyler katma olsa dahi, istek manevi dostluk kurma olsa bile daha fazla güvenecekler en azından yüksek statülü biriyle yakınlık kurulduğunda daha fazla değerli olduklarını daha önemli bir dostluk kurduklarını düşünecekler… Müminlerden bahsetmiyorum burada, genel olarak insanlarda gözlemlenen bir tutumdan bahsediyorum, mümin olan insanlarda da böyle hatalar olabilir. Müminler de farkında olmadan böyle ayrımlar yapıyor olabilir. Bizlerin insanlara yaklaşımda daha adil bir tutum sergilememiz gerekir. Bir insanın kendimiz için değerli olduğunu, statüsüne göre değil de takvasına göre olduğunu düşünüyorsak ve hissettirebiliyorsak, hayırlı kazanımlar yönünden bir sıfır ilerlemişiz demektir.

Halkımızda da bu bahsettiğim davranışı en basit bir örnekte görebilirsiniz. Bir politikacı, ünlü bir sporcu, çevrelerinde daha sıradan gördükleri statüdeki insanlardan çok daha sevimli ve övgüye-beğenilmeye değer gelir. Güzelliğin bile önemi kalmaz, statü öyle bir şeydir ki güzelliğiniz normal seviyede bile olsa, sizi bir anda diğer insanlardan çok daha havalı yapar. Tabi burada insanlara güzelliklerine göre daha fazla saygı duyalım, insanlarla fiziki güzelliklerine göre dost olalım demiyorum. Bir insanın yüzünü fiziken güzel bulmadık diye, nasıl ki onu elinde olmayan bir şeyden ötürü aşağı görmeye hakkımız yoksa bu adaletsiz bir tutum olacaksa; başka bir insanı da sırf güzelliğinden ötürü saygınlaştırmak da adaletsiz bir tutum olacaktır. Bizler, mümin olmak istiyorsak, insanları en karizmatik yapan şeyin, Allah’a bağlılık duygusu olduğunu idrak etmeliyiz. Etmeliyiz ki, hayatımızda Allah’ın gösterdiği değerler daha da merkezde olsun. Allah’ın öğütlerini yerine getirmede başarılı olalım. Bu gerçeği idrak edelim ki, Allah’ın verebileceği hayırlara daha da layık olalım. Sevdiğim biri, “insanları yüzlerinin güzelliğine göre, seslerinin güzelliğine göre değil; Allah’a gösterdiği yakınlıklarına göre sevmeli müminler” demişti. Böyle yapmalıyız ki, daha adil tutumlar sergileyelim, Allah’ın hayırlarına daha açık olalım, birilerini bu sebeplerden sevimli görürken diğer insanları farkında olmadan aşağı görmeyelim.

Dini tebliğ etmeye çalışan insanları görüp, bazılarını sırf sesini beğenmedikleri için aşağı gören, sırf bu yüzden bazısını beğenmeyenler görüyorum. (Kaba bir şekilde tebliğ yapanları beğenmemekten bahsetmiyorum sırf ses güzelliğinden ötürü aşağı görmekten bahsediyorum.) Halbuki, biz bir insanı ilim açısından dinliyorsak ilmini değerlendirmeliyiz, sesinin güzelliğinden ötürü zaten aşağı görmemeliyiz.

Kimin en çok hidayet sahibini olduğunu yalnızca Rabbimizin bildiği bildirilmiş. (Bkz: Enam 117) Öyleyse insanlara sırf isimlerinin önündeki unvandan ötürü, daha düşük statüdeki bir kardeşimizden daha saygıya değerlermiş gibi davranmayalım. Dostluklarımızı kurarken eğer ki bizlere katacakları ilimlere ve takvalarımıza verecekleri katkıyı hesaba katıyorsak; bu katkının dünyevi statülerinden bağımsız olduğunu, bize manevi katkının kimden geleceğini en iyi Rabbimizin bildiğini unutmayalım:

Katından kimin hidayet getireceğini ve bu yurdun sonunun kimin olacağını Rabbim daha iyi bilir. Şu bir gerçek ki zalimler iflah olmazlar. (Kasas Suresi, 37.ayet)

Bize güzel katkıları toplumumuzda eski zamanların çoban statüsüne denk gelen biri de yapabilir, eski zamanların kral statüsüne denk gelen biri de. Eğer ki biz, dünyevi şeyleri sevimli bularak, Musa Peygamber gibi çok yüksek takvalı bir kardeşimizi statüye verdiğimiz değerle kaybeder, onu önemsemezsek; insanlardan alabileceğimiz güzel katkıları kaybedebiliriz. Düşünsenize, gerçekten de anlattığım örnekte olduğu gibi, dünyevi bir zaafa kapılıp, bir insanı sırf çoban diye bir iki hoş sohbet yapıp o kadar da kale almadığımızı, daha sonra da o insanın PEYGAMBER çıktığını yahut PEYGAMBER TAKVASINDA ALLAH KATINDA MEĞERSE ÇOK DEĞERLİ bir insan olduğunu düşünelim. (Tabi bu saatten sonra Ahzab 40’dan yola çıkarak Peygamber filan gelmeyecek, anlatmak istediğimi size ulaştırmak için eski zamanlarda yaşadığınızı varsayın) Eminim Allah vicdanımızı temizlediyse, çok çok utanırdık. Eğer bir insanı sırf statüsünden ötürü farkında olmayarak aşağı hor görüyorsak, statüsü yüksek bir mümini daha sevimli görüyorsak daha yakınlığa değer görüyorsak, kendimizi sorgulamamız gerekir. Allah türlü olaylarla, bizi kalbimizdeki bu tutumla yüzleştirebilir ve utanabiliriz.
Musa çobandı, Süleyman Kraldı derken anlatmaya çalıştığım gerçek bunlar, insanlara olan tutumlarımız ve haksız tavırlarımız...

Allah yolunda yaşayan insanlar da bile, sırf statüsü düşük biriyle muhatap olurken, konuşmalarına daha az dikkat ettiklerini saygıyı bozarak konuşabildiklerini gördüm. Evlenirken, güzellik-makam mevki gibi kıstasları da değerlendirebileceğimizi Kuran üzerinde görebiliriz (en hayırlı olan evliliğin Allah yolunda kazanacağımız çıkara göre olduğunu idrak etmekle birlikte, Kur’an’a göre evlilik anlamında başka kıstaslara ve amaçlara göre de hareket edebiliriz.)

Toplumsal ilişkilerde ise, insanlar arasında zenginlik-fakirliğe göre değil adalet kıstası ile hareket etmemizin emredildiğini, müminlerin statü ayırt etmeksizin kardeş ilan edildiklerini görebiliriz. (Bkz: Nisa 135, Hucurat 10) Biz farkında değiliz ama Allah bizi değişik olaylar yaşatarak benliğimizle yüzleştiriyor. Burada şöyle şeyler gördüm derken, kendimi aklamıyorum, ben süperim de demiyorum; bunlar kendime de yaptığım hatırlatmalar. Savaşta birlikte saf tutarak savaşan müminlerin ya da mescitte birlikte ibadet edenlerin; statülerinin değil Allah’a karşı duygularının ortak noktası olması gerçeği ile insanlara yaklaşımımızı tekrar sorgulayalım diyorum. İnsanları ahirette onura ne kadar layık olduklarını açığa çıkartacak şey Allah’a yakınlıklarıdır. Biz de dünyada yaşarken sırf dünyevi statülerden ötürü kimi insanlar daha az insan onurunu ve saygıyı hak ediyor gibi davranmayalım. Gerçek müminler insanlara saygılı davranmada statü ayırt etmezler. Patron da olsa çalışanına saygılı olması gerektiğini, hizmet aldığı bir elemana da saygı duyması gerektiğini bilir. Allah katında dünyevi statülerimizin önemi yok. Allah tarafından toplumsal barışı ve huzuru sağlama konusunda, toplum içinde insani anlamda her birimizin değer ve saygı görmemiz yönünde bir din indirilmiş çok şükür ki. Yaşı büyük bir mümin, otomatikman daha ilim sahibi veya takvalı olmuyor mesela. Toplumumuz içindeki haksız algıları yerle bir eden bir kitabımız var, çok şükür.

Dünyevi statülerle birbirini ezen, hor gören insanların varlığına rağmen; bu yazının en önemli anlatmaya çalıştığı şey, hem kendimizi hem de başkalarını dünyevi statülere göre değerlendirmememiz gerektiğidir. Her konumdaki insanın, saygıya ve yakınlığa (Allah yolundalarsa dostluğa) layık olabileceğidir. Adil bir tutumla, insanlar arasında zengin-fakir, kariyer sahibi-kariyeri düşük gibi değerlendirmelere girmememiz gerektiğidir. Eğer ciddi anlamda Allah yolunda dost olarak insanlara yaklaşıyorsak, onların statülerinin değil; Allah yolunda yansıttıkları çabaların bizim için hayırlı olabileceğini görmemizdir. Bir de bu yazının konusu dünyevi statüler için değil, en önce Allah katındaki statümüz yani takvamız için çalışmamız gerektiğidir.


Konuyla alakalı yeri gelmişken, müminler, inkarcı-müşrik kimselerle dost olabilir mi sorusu hakkında şu detaylı çalışmamı okuyabilirsiniz: http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2016/04/inkarc-kafir-allaha-dine-inanmayan.html

11 Ocak 2017 Çarşamba

Tek Başına da Olsan Ümmet Ol...(Allah ile olan, gerçekte yalnız olmayan, yalnızlara gelsin)

Bana bu zamana kadar gelen maillerin çoğu, çevresinde gerçek İslam’a yönelmiş insanların olmayışından ötürü bazılarının motivasyon düşüşü yaşamasına dair oldu. Bana artık böyle mailler atmayın demiyorum tabi. Gerçekten hepimiz için sorun olabilecek bu durum hakkında bir iki kelam etmek istedim.

Gerçek İslam diyorum evet, ilk defa benim yazılarıma denk gelenler için tekrar belirteyim, etrafımızda İslam adı altında aşılanmış gerçekte Kuran’daki din ile, Peygamberlerin sünneti (İslam) ile alakası olmayan, oluşum nedeni Son Peygamberimizin vefatından 200-300 sene sonra derlenmiş Kur’an ile açıkça çelişen rivayetlere dayanan, bu iftiraları da çok akıllıca bir şekilde (!) Peygamberin sahih sözleri diyerek pazarlayan şeytanın oyuna alet olmuş, çeşitli kollara ayrılmış (ılımlısı, koyusu, yobazı, mezhebi, tarikatı) bir din yaşanıyor. 

Kur’an’da dinin tek kaynağının ve Peygamberin gerçek sünnetinin yalnızca Kur’an olduğuna dair çok sayıda ayet var. İşte gerçek İslam dediğimiz İslam’a sadece Kur’an’ın rehberliği ile erişebiliriz.

Konumuza dönelim, Allah, ayetlerinde müminlerle bir arada olmanın avantajlarına dikkat çekmiş olmasına rağmen, bir yandan da tek başımıza kalsak dahi bizi motive edecek ayetler indirmiş çok şükür. İnsanlar bazen, yalnız hissettiklerinde (Allah olmasına rağmen kendileri ile yakınlık kurabilecekleri kimseler olmadığında) güçsüz, ümitsiz, mutsuz olabiliyorlar dahası motivasyonları da ciddi anlamda düşüşe geçebiliyor. Bu durum insanda takva azalışına da sebep olabiliyor.

Müminlerle olmak, yakın bir mümin arkadaşımızın olması, mümin bir ailede olmamız tabi ki lütufken; eğer ki insanlar içinde Allah’ın rehberini umursayan tek kişi konumundaysak bu bizim otomatikman daha az takvalı olacağımız anlamına da gelmiyor. Nasıl bir eş ile evli olduğumuz, eş seçimi gibi konular elbette çok çok önemli ve hayatımızı çok etkileyen konular. Lakin tek başımıza da olsak, gerçekte Allah her an bizimle ve Allah’ın izniyle O’nun örnek gösterdiği takvada olabiliriz. Eşimizden dostumuzdan daha önemli ve öncelikli konumuz, kafaya takmamız gereken, ahiretteki akıbetimiz.

İnternetten vs kendinize Kuran diyen arkadaşlar edinmeye çalışın gibi öğütler vermeyeceğim burada, çünkü, internet alemi maalesef ki Kur’an demesine rağmen birbirine çokça fitne verebilen, insanın moralini kırabilen, yeri geldiğinde saygısız, yeri geldiğinde iç daraltan, fayda değil zarar verebilen kimselerle de dolu. Münafık denebilecek çok tehlikeli bir grubun varlığını Rabbimiz bildirdiği gibi, kıskançlık ve kibirden ötürü farklı uçlara gitmemize sebep olabilecek ayrışan kimseler de var. Bu yüzden aslında öğüdüm hemen balıklama arkadaş edinme çabasındansa en önce KENDİ BAŞINIZA dini anlamaya, akıl ve kalp süzgecinden geçirmeye odaklı olmanız.

Tek başımıza yüzleşmek durumunda kaldığımız sınavlarda başarılı olabileceğimizin örnekleri Kuran’da verilmiş. Meryem annemizin –Zekeriya Peygamberin gözetiminde olmasına rağmen- hamilelik, çocuk sahibi olma ve sonrasında kadın olarak aslında tek başına bu büyük zorlu süreçlerle yüzleşmek durumunda kalması (bir kocası olmadan), benzer şekilde Yusuf Peygamberimizin çocuklukta kuyuda yalnız kalmasıyla başlayan, hapse atılmasından ve hapiste uzun bir süre kalması gibi tek başına geçirdiği sınavlar, pek çok Peygamberin toplumu tarafından yalanlanması ve tek inanan kişi konumunda olmaları, çevremizde İslam’a yönelen biri olmasa da örnek kullar olabileceğimizin kanıtları.

Her sıkıntıda şunu hatırlatmaya çalışıyorum: Allah bize taşıyamayacağımız bir yük yüklemediğini bildiriyor, bazen yüklerimiz daha yorucu daha zorlu olabiliyor; ama hiçbiri üstesinden gelemeyeceğimiz şeyler de değil aslında… Sabretmek zorlu bir iş olarak bildirildiği gibi, sabretmek, gerçekleştiremeyeceğimiz bir davranış da değil. (Bkz: Bakara 286.ayet, Lokman 17.ayet)
Bu konuda düşündükçe öyle derin anlamlar çıkarabileceğimiz bir ayet de var ki…

O da İbrahim Peygamberimiz hakkında “tek başına bir ümmetti” diye Rabbimizin buyurmuş olması. 

Sapık toplumu içinde İbrahim Peygamberimizin tek başına bir ümmetmiş gibi mücadele etmesinden tutun da tek başına olmasına rağmen bir ümmet gibi tek başınalığının karamsarlığına kapılmadan güçlü, motive, takvalı olduğunu düşündüren bir ayet…

Muhakkak ki İbrahim, Allah’a hanif olarak yönelen bir ümmetti ve müşriklerden olmadı… (Nahl Suresi, 120.ayet)

İşte, biz de aynen böyle olmalıyız.

Tek başımıza da olsak, Allah ile birlikteyiz ve tek başımıza koskoca bir ümmetmiş gibi mücadele edebilir, takvada en üst zirvelere ulaşabiliriz.

Göklerin ve yerin egemenliği Allah'ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz vardır, ne de bir yardımcınız. (Tevbe Suresi, 116.ayet)

Çevremizde müminler olsa bile, aslında tek dost ve tek yardımcımız Allah. Sakınanlar birbirlerinin dostlarıdır buyurduğu gibi, bir yandan da aslında kimse Allah gibi dost-yardımcı olamayacağından gerçekte tek dostun KENDİSİ olduğunu bizlere bildirmiş…

Bu nedenle, çevremizde müminler olsa bile, Allah’ın tek dostumuz ve tek yardımcımız olduğunu hatırlatan imtihanlarla sınanmaya da devam edeceğiz…

Allah kuluna kafi değil mi? (Zümer Suresi 36.ayet)

Allah dost olarak yeter, Allah yardımcı olarak yeter. (Nisa Suresi, 45.ayet)

Her gün huşu ile Allah’a sığınmak için çabalamaya, huşu ile ibadetlere tutunmak için kendinizi zorlamaya  devam edin inşallah. Zorlayın sözü tuhafınıza gitmesin. Gerçekten de insanı eylemsizlik halinden çıkaran şey zorlamak diye de tabir edebileceğimiz “ha gayret” diyerek kendi kendimizi motive ederek efor göstermek…

Dilerim ki Allah, her birimizin karşısına şerli insanları değil, hayırlı insanları çıkarır.

-Yakup Peygamberimizin, Yusuf Peygamber kaybolduğunda acı özlem dolu uzun yıllar süren bir süreç yaşaması gibi- Allah acı göstermesin, sevdiğimizi/sevdiklerimizi kaybedip tek başımıza kalmak da çok çok zorlu imtihanlar, hatta benim gözümü en çok korkutan imtihanlardan biri. Çünkü bir yandan da, sevdiğim diyebileceğimiz insanlarla olmaya da muhtaçlık çeken canlılarız. Zaten dost edinmeye muhtaç olmayan bir tek Allah’tır ve aslında biz Allah’ı dost edinerek yeterli olan tek dostu edinmiş oluyoruz.
Bir de en önemli gerçek de şu, Allah’ın bizim için planlarını bilemeyiz. Bazen tek olmamızda da bilemediğimiz hikmetler olabilir. Tek olmamız da büyük imtihanlardan biri.

Bir şey hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu sevmeyebilirsiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216.ayet)

Allah’ın bizim için planlarını bilemeyiz derken ne kastetmeye çalıştığımı belki şu yazıda bulabilirsiniz: http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2016/11/allah-milyonlarca-insan-icindeki.html

Bu yazının en önemli gerçeği, yalnız olmamamız, Allah ile her an beraber olmamız.


Allah her koşulda hepimize, tüm müminlere sabır versin inşallah… Her durumda Allah’a emanet. 

ZEKERİYA PEYGAMBER Mİ?

Kur'an'da Zekeriya ismi ile geçen, takvası örnek gösterilen kişi Peygamberdir. Enam Suresi 84. ayet ve 89.ayetler arasında salih olan bazı kişilerin ismi sayılmaktadır, bu isimlerin içinde Zekeriya da vardır, kişilerin ismi sayıldıktan sonra 89.ayette bu kişilere Peygamberlik verildiği bildirilmiştir.