28 Ocak 2014 Salı

Kabul Olunan Dua'ya, Duamızın Sonucuna, Bize Verilenlere Tavrımız


Fani hayatta hepimizin bir şeylerden beklentisi var. Kimi işi, kimi çocuğu için Allah’a dualar ediyor. Kimi eşi, okuldaki başarısı, kazancı için Allah’a yalvarmakta. Arzu ve isteklerimiz bazen gerçeğe dönüşüyor bazen gerçekleşmiyor. Peki gerçeğe dönüşürse? İnsanlar bir şeyi ısrarla Allah’a gönülden yalvarıp yakarıp isteklerine sahip olduktan sonra tavırları ne oluyor? Günümüzde "Allah'ım eğer şu okulu kazanırsam var ya..." veya "Allah'ım çok param olursa var ya..." diye dualar eden pek çok kişi bu istekleri gerçekleşince şımarıp sapıtabiliyor.

Elbette isteğimize kavuşmakta-kavuşmamakta bizlere bir imtihan. Her iki sonuçta da önemli olan Allah’a şükretmemiz ve O‘nun yolunda sapasağlam bir kalple yürüme gayretimiz. Aksi halde, nimetlendirilmemize veya sıkıntıda olmamıza karşılık büyüklenir, kibre sapar, Allah’ın yolundan uzaklaşırsak; kendimize lutuf veya sadece saçma bir gurur değil, felaket edinmiş oluruz. 

Araf 189 – 190. ayetlerde Allah’dan salih bir çocuk isteyen çiftten bahsedilir:

O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, eşini de ondan vücuda getirdi ki, gönlü buna ısınsın. Eşini sarıp kucaklayınca o, hafif bir yük yüklendi de bir süre onu gezdirdi. Ağırlaştığında ikisi birden Rablerine şöyle dua ettiler: ”Bize salih bir çocuk verirsen yemin ederiz, şükredenlerden olacağız.” 
(Araf Suresi, 189.ayet)

Okuduğumuz üzere bu çift iyi bir çocuk sahibi olmak için Allah’a dua ediyor. Bunun karşılığında şükrederek yaşayacaklarının da sözünü veriyorlar. Bahsedilen bu çiftin duasını Rabbimiz kabul ediyor. Onlara iyi huylu, salih bir çocuk armağan ediyor. Bu çiftse Allah’a şükretmek yerine, Allah’a ortak koşuyor. Bu ayette anlatılan çiftin duasında, eğer çocuk verirse, şükredenlerden olacaklarını söylemeleri de eleştirilebilir. Allah’a şükretmemiz için illa bizim bir duamızı kabul etmesine ya da istediğimiz bir şeyi bize nasip etmesini beklememize gerek yok. Başka bir sürü lütufta bulunan Rabbimiz ve bizim için neyin şer neyin hayırlı olduğunu bilen de Rabbimiz.

Allah onlara salih bir çocuk verince, kendilerine verdiği nimette ikisi birden Allah’a ortak koşmaya başladılar. Allah, onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.
(Araf Suresi, 190.ayet)

Bizler duamız kabul olduğunda ya da olmadığında ne yapıyoruz? ”Rabbim bana bu armağanı sen verdin. Bunu hakkımda her zaman hayırlı kıl. Şükürler olsun sana.” gibi minnet borcumuzu ifade etmeye çalışıyor muyuz, Süleyman Peygamber gibi? 


Derken Süleyman, tahtı, yanında kurulmuş görünce şöyle konuştu: “Rabbimin lütfundandır bu. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü diye beni denemek istiyor. Esasında, şükreden, kendisi lehine şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim Ganî’dir, cömerttir.
(Neml Suresi, 40.ayet)



Olmadığında ”Rabbim sen bunu böyle uygun gördün. Şükürler olsun sana. Sen şefkatlisin, beni yoldan sapanlardan eyleme. Razı olduklarının arasına al.” gibi teslimiyetle boyun eğmeye devam ediyor muyuz? 

Yeryüzünde ve kendi benliklerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılıdır. Muhakkak bu, Allah için çok kolaydır. Böyle yapılmıştır ki, elinizden çıkana üzülmeyiniz, Allah’ın size verdiğiyle sevinip şımarmayanız. Allah, kendini övüp böbürlenenlerin hiçbirini sevmez. (Hadid Suresi, 22,23.ayetler)

Allah bizi nimetlendirerek imtihan ediyor. Bazen de bize verdiği ile şımaracağımızı bildiği için, iyi kalmayı hak eden kullardansak, bize musibet verebiliyor. Her gün Allah’ın sayısız luflu ile yaşıyoruz. Şu an bir benliğe sahip olmamız, hala nefes alıyor oluşumuz, hayatımızda Allah yolunda gitmek için süremizin olması, suyumuz, ekmeğimiz, giysimiz, evimiz hepsi Allah’ın lutuflandırması. Allah kısıtlayarak da imtihan ediyor. Dünyada insanların gözüne nimetlendirilen kişi avantajlı gibi gözükse de, Allah’ın katında, dünyadayken eksiltilen kişinin üstün olup kazanma, arttırılanın ise aşağıya atılıp kaybetmesi gibi olasılıklar söz konusu. 

Bizim yapmamız gereken, kabul olunan dualarımıza ve Allah'ın bize verdiği nimetlere karşı bu çiftin düştüğü gibi gaflete düşmeden, Allah’a teslim bir hayat yaşamayı gayretle sürdürerek, gönülden şükretmek. 


Kabul olmayan dualara gelince…Müminin en büyük duası ve amacı Allah rızası, ahirettir. Dünyalık meseleler için dualar kabul olmadı diye haşa Allah’a küsmek de nedir? İnsan, unutmamalı ki dünyalık bir meselede yenik düşebilir. Eğer ki Allah bizden razı olursa, yenik düştüğümüz, zarar gördüğümüz her dünyalık mesele bir hiçtir. Üstelik, Allah, hoşumuza gitmeyen bir durumda bizim için hayır, hoşumuza giden bir durumda ise şer oluşturabileceğini bildiriyor. O yüzden duamızın gerçekleşmemesi belki hakkımızda en hayırlısıdır, Allah bilir. 

Hoşunuza gitmeyen bir şey, olur ki sizin için hayırlıdır. Hoşunuza giden bir şey de, olur ki sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216.ayet)

Ayrıca, bizler duada bir şey isterken, o şeye sahip olduğumuzda mutluluk hissedeceğimiz için huzurlu olacağımız için yani olumlu şeyler hissetmek için istiyoruz. Oysa dua ederken de bir insan, o an ümit, huzur, tatmin, mutluluk gibi olumlu duyguları hissediyor. Yani dua etmenin bizzat kendisi, bizim olumlu frekansa kavuşmamız için bir araç. Duada istediğimiz şeyi de örneğin bir arabayı, olumlu frekansa kavuşmak için istiyoruz. Bu olumlu hisleri duymamız için, Allah ile beraber olduğumuzu unutmamak da yeterli. 

Psikolog Hilal Bebek'in, Fazıl Kayıkçı ile Bilginin Peşinde Programında yaptığı, duaların ve ibadetlerin psikolojik faydaları hakkındaki açıklamalarını da çok beğendim. Sadece bu konuda değil, diğer konulardaki açıklamalarını da. Size de bu iki programı izlemenizi tavsiye ederim. Programların linkleri:
İnanç ve Maneviyat Psikolojisi Başlıklı Yayın(Tek Parça):  https://www.youtube.com/watch?v=VMXW5u-PWuc

Kuran ve Psikoloji Başlıklı Yayın (3 Parça): 

Allah Var blogu ile ortak sitemizden de yazılarımı okuyabilirsiniz:

İnsanların Farklı Suretlerde Olması Yaratılış Harikasıdır





Tıp fakültesini bitirmiş bir aile dostuyla sohbet edebilme imkanım oldu. Kendisine okul hayatı hakkında pek çok soru sordum. İnsan vücudunun gizemlerinden, beynin yapısından bahsettik. 


Okul okurken insan anatomisi hakkında geniş bilgiye sahip olunca, herhangi bir insana baktığında ne hissettiğini sordum. Sürekli iç organları gören bir insan ne düşünüyordu? İnsanın yapısında ona en ilginç gelen neydi? 
Şöyle bir şey söyledi ve beni çok etkiledi: 
Herkesin midesi aynı yerde. Karaciğeri, kalbi, yemek borusu. Hangi insanın gövdesini açsak aynı düzenle karşılaşıyoruz. Herkesin midesinin görüntüsü, yeri aynı olmasına rağmen hepimizin yüzleri birbirinden çok farklı. 

Bunu hayret verici, ilginç bulmasına hak verdim. Kesinlikle haklıydı.


Cerrahlar senede yüzlerce göz ameliyatı yapıyor. Yüzlerce insan… Her defasında aynı göz… Aynı karanlık oda, aynı sinirler. En ince detayına kadar sinirler milimetrik olarak aynı yerde konumlanmış. Her hangi bir insanda özel olarak ayrı bir detay yok, ayrı bir düzende konumlanma yok. 

Vücudumuzdaki tüm bu dokular her birimizde ayrı bir detayda olabilirdi. Eğer öyle olsaydı; tedavi, ameliyat denilen imkanlar ortadan kalkar ya da oldukça zorlaşırdı. Böyle bir durumda da hassas yapılarımızı karşılaştığı zorluklarla zamanla daha da çökmeye terk ederdik, mecburen. 

Kalp cerrahları… Yüzlerce ameliyat yapıyor. Hep aynı kalp… Damarlar hep aynı konumdan çıkıyor. En ince damarlara dek belirli bir dizayn hakim. Kiminin kalbi daha büyük ama bir diğerimizin kalbi onun minyatürü. 


Böylesine özenli detaylarla, belirli bir düzen oluşturan hücreler, her birimizin yüzünde simetrik yapıları oluştururken; kişiye özel kimlik olarak özelleşen yüzlerimiz de meydana geliyor! Gözler simetrik, kulaklar da öyle. Burnumuz hepimizde aynı yerde. Dudaklarımız, diş etlerimiz...Dişlerimiz damağımızda değil. Suretimizde ise özelleşme mevcut, kişiye özel…

Şuan dünyada milyarlarca insan var, bu milyarlarca farklı yüz demek. Geçmişteki binlerce insanı da hesaba katarsak sayı daha da artıyor. Bir deri, bir göz, bir burundan ortaya çıkan milyarlarca çeşit renkte ve görünümde insan demek bu! Mesela her birimizin ses tonu da farklı. Sanat değil mi? 


Hücrelerimiz her birimizde aynı görünümde oysa. Kalp, mide, göğüs kafesi, akciğer aynı formda oluşurken, hücrelerimiz bilinçsiz halleriyle her birimizde farklı görünen, kişiye özgü sima oluşturmuşlar. Akılsız hücre yapıyor bunu da.

Bunca sistemde aynılık oluşturan hücreleri farklılığa iten ne? DNA kodlarımız mı? Kodlarımız ve mekanizmalarımız neden bize kimlik kazandıracak, dış görüntümüzde farklılık getirebilecek bilgilere ayrışıyor? Bu özel kazanımı, hücreler tesadüfen elde edebilirler mi gerçekten? Ne yani tesadüf eseri bir şuursuzlukla tam da olması gerektiği gibi olan bir ayrışmadan mı söz ediyoruz? Hepimizin farklı suretlerde olmasının hayatta kalmamız için ne gibi bir katkısı var ki? Ancak sosyal bir katkısı var, ama hayatta kalmak yani ölmemek için bir katkısı yok. Her birimiz, bir telefon markasının aynı çıkan serisi gibi neden aynı simalarda değiliz? 

Her birimiz; ya tesadüfen oluşan şuursuz maddi yapılara milyarlarca farklı görünüm kazandıran, çöp olacak et parçalarıyız ya da kimilerinin dediği gibi şuursuz yapıların vücudumuza tayin edilerek, şuur kazanan sanat harikası milyarlarca farklı tasarımız. Karar sizin. 
Benim delilim: 

Göklerin ve yerin yaratılmasıyla, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Bunda, ilim sahipleri için elbette ibretler vardır. (Rum Suresi, 22) 


Hayvanların doğada kendilerini koruması da Allah'ın delillerindendir: 
http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2014/05/allahn-delili-dogada-kendini-koruyan.html
Baş parmağımızın ve diz kapağımızın yaratılış harikası olduğundan bahsettiğim çalışmamı da okuyabilirsiniz: http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2014/02/dersin-ki-diz-kapag-dersin-ki-bas-parmag.html
Allah Var blogu ile ortak sitemizden de yazılarımı okuyabilirsiniz:
http://www.allahateslim.com/

26 Ocak 2014 Pazar

Geçici Sıkıntılar ve Geçici Dünya

Hepimiz yaşantımız boyunca türlü sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Kimimiz zorlu bir hastalık süreci geçiriyor, kimimiz bir yakınını kaybediyor, kimimiz maddi yetersizlikler-kaygılar içerisinde. Kimimiz aşağılık muamelelere maruz kalmakta, kimimiz sabırla en yakınımızın zorlu günlerini paylaşıp ona destek olmakta, kimimiz tehdit edilmekte, kimimiz sağlıksız koşullar içerisinde hayatını sürdürmekte. Kime sorsak bir derdi, bir sıkıntısı, bir şikayeti var.
Hayatın tüm bu zorlu koşulları karşısında mümin birinin tavrının nasıl olması gerektiği hakkında Kuran’da bir sürü öğüt verici ayet var.


Tüm zorlukların karşısında en dayanıklı, en ümitli, en güçlü, en sapasağlam durması gereken kişi mümindir. Çünkü mümin, hayatın ardındaki sırrı çözmüş kişidir. Gelip geçici dünyanın gelip geçici dertlerinin bir gün boynundan çıkarılıp kenara koyulacağını, Allah’a kavuşacağını bilir.

Allah'tan bağışlanmayı ister, bunun için çalışır. Derdin ve kederin olmadığı sonsuz hayatı ümitle bekler. Mümin, hayatı anlamlı kılan en gerçekçi ve en ümit verici amacı bulmuştur. Bu amaç uğruna da tüm gelip geçici ve bir gün son bulacak olan hayatını adamıştır. 

Müminin zorluklarla karşılaştığında aklından çıkarmaması gereken en önemli şey dünyanın gelip geçici oluşudur. Zaten bu dünyanın zorluklarla dolu, iğreti bir imtihan dünyası olduğunu kabul ederek, kendisini Allah'a adar.

Yemin olsun ki, mallarınızdan da canlarınızdan da imtihan edileceksiniz. (Ali İmran Suresi, 186) 

Başıma ne diye bunları verdin? Bana bunları ne diye uygun gördün Allah’ım, gibi sözler dünyanın imtihan dünyası oluşunu kavrayamayan insanlara ait olabilir. 

Bu dünya bizler için yalnızca bir uğrak yeri. Nimetlenmenin yanında sıkıntıların, uğraşların olduğu bir yer.

Ardına dönüp bakan çoğu kişi, zamanın su gibi akıp gittiğini düşünüyor.


Burada Allah’ın konuğuyuz. İçtiğimiz sudan, yattığımız yatağa, açtığımız ışığa, dinlediğimiz müziğe dek gelip geçici bu misafirhanede konaklıyoruz. 
Dirildiğimizde, şu yaşadığımız dünya hayatı bize kısacık gelecek. Bir rüya gibi. Diriliş gününde insanlara bu hayat ne kadar sürmüş gibi geliyor, bakın: 

Derler : Bir gün yahut günün bir kısmı kadar. Sayanlara sor. 
(Müminun Suresi, 113) 

Uyandığımızda bize bu kadar kısacık gelecek olan bu dünyada, karşılaştığımız sıkıntılar yüzünden, bize verilen sürenin geri kalanını mahvetmeye değer mi? Üstelik ne yaşarsak yaşayalım eninde sonunda dönüşümüz Rabb'imize iken. 

Kuşkusuz dönüş Rabb’inedir. (Alak Suresi, 8)

Bu güzel ayet ölüm, hastalık gibi tam da hayatın içinden zorluklara nasıl da şifa getiriyor. Dönüş zaten Allah’a! Ne yaparsak yapalım, herkesin dönüşü Allah’a! Mümin kedere düştüğünde şu güzel ayeti sık sık hatırlamalı: 

Onlara bir ıstırap gelip çattığında şöyle derler: Biz Allah içiniz ve sonunda O’na dönüp gideceğiz. (Bakara Suresi, 156) 
Bu dünyada ilelebet çakılıp kalmayacağız. Bu dünyanın sıkıntılarını da ilelebet taşımayacağız. Lakin bu dünyada Allah’a boyun eğmek yerine, sıkıntılara boyun eğip Allah’a isyan eden kişiyi çok zorlu bir yurt bekliyor. Sıkıntılara rağmen Allah’a dayanmaya devam edenleri, sabrederek güzel işler üretmeye çalışanları, sakınanları, Allah’ın öğütlerini gözetenleri ise gerçek hayatları olan sonsuz mutluluk diyarı bekliyor. 

Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise gerçek hayattır. Bir bilebilselerdi!  
(Ankebut Suresi, 64) 

Ey insanlar! Hiç şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın. (Fatır Suresi, 5) 

Bu hayatın perdesi, sıkıntılarımızla birlikte kapanacak ve bizler Allah’ın huzurunda geri dönüşü olmayan sonsuz bir gerçeğe uyanacağız. 

Unutmayalım, her derdimize şifa Kuran’da mevcut.

Örneğin, günümüzün en büyük sorunlarından biri olan geçim derdini çeken kardeşlerimiz ısrarla Allah’a dayanmalı, O’nun yolunda işleyişlerini sürdürmeli. Çünkü, Takva sahipleri darlıkta da bollukta da Allah için yaşar. 

Onlar bollukta da, darlıkta da Allah yolunda harcarlar.
(Ali İmran Suresi, 134) 

Üstelik Allah sakınanları çıkış yolu ve rızıklanma ile müjdeliyor: 

Kim Allah’dan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu nasip eder. Ve onu hiç beklemediği yönden rızıklandırır. (Talak Suresi – 2 ve 3.ayetler) 

Bir zulüm gördüğümüzde Allah’a dayanmalıyız sabırla: 

Sakın, Allah’ı, zalimlerin yapmakta olduğundan habersiz sanma. O, onları, gözlerin korkudan donup kalacağı bir güne erteliyor, hepsi bu… (İbrahim Suresi, 42) 

Elbette çetin zorluklara karşı sabretmek, öyle kolay bir iş olmasa gerek. Bu sağlam bir iman, Allah sevgisi, Allah’a bağlılık, takva gerektiriyor. 

Sabreder, takvaya sarılırsanız işte bu, iş ve oluşların en zorlularındandır. (Ali İmran Suresi, 186) 

Bu zorlu imtihanlara rağmen mümin, Allah’ın merhametinden ümit kesmez. Bu sapıtmışların işidir. Allah; merhametli, şefkatli, bağışlayıcı, cömert, ikram sahibidir. O‘nu dost edinen kulunu Allah da dost ediniyor. 




Dedi ki: Sapıtmışlardan başka Rabbinin merhametinden kim ümit keser? (Hicr Suresi, 56) 

Her şeye rağmen, mümin için şükredecek bir şeyler muhakkak var. En önemlisi hala Allah yolundaysak, imanlıysak, kendimizi Allah’a adadıysak, en önemli şeye sahibiz demektir. Şu dünyada Allah’ın bir kuluna vereceği en büyük armağan imandır!

Dertleri hayatın merkezine getirip isyan sebebi yapacağımıza, gönlümüzü İslam’a açan Rabbimize şükretmeliyiz. Henüz iman yolunda değilsek, hayatımızın en önemli sorununun iman kazanmamız olduğunu idrak edelim. Zira, bu dünyadaki hayatımızın bir sonu var. Sonu olan bu hayatta "neden var olduğunu" sorgulayabilme kapasitesinde ve bilincinde olan varlığın en önemli sorusu da "neden burada olduğu" sorusudur. Karnını doyurup ölmek için mi? Zenginleşip bir süre haz alarak günün birinde ölmek için mi? Bir şeyleri çok sevip, bir şeylere bağlanıp, günün birinde bunları kaybetmek için mi? Acı çekip hiçbir şey ele geçmeden öylece yaşamak için mi? İman edenler olarak ise hidayetimizi daha da arttırması için Allah'a sığınmalıyız. Dertleri, sıkıntıları ısrarla Takva yolunda durarak karşılamalıyız. 

İnanır ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin? Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi, 147) 

İllaki tüm lütufları bu dünyada beklemekte gaflet olur. Bu dünya hiçbir zaman insan için sadece nimetlenme ve keyiflenme yeri değil. Eğer öyle olsaydı, cennet bu dünyada olurdu. Bu dünyadan esas faydayı, layıkıyla Allah’a kul olmaya çalışanlar sağlar. 

Hiçbir zaman tamamen sıkıntısız ve zayıflıktan tamamen sıyrılmış olamayacağız burada. Gün geliyor yorgun düşüyoruz, bıkıyoruz, başımız ağrıyor, tükenmiş bir halde bitap düşüyoruz. Halimiz kalmıyor neredeyse adım atmaya, usanıyoruz. Tam da bu tükenmişliğin, bıkkınlığın, yılgınlığın, usanmışlığın içinde Cennet ile müjdeliyor Rabbimiz. Dünyalık usandıklarımıza merhem oluyor. 

O ki lütfuyla bizi durulacak yurda yerleştirdi. Orada ne bir yorulma ne de bir bıkkınlık duyarız. (Fatır Suresi, 35) 

Olduğumuz yerden sıkılıp, "keşke gidebileceğim başka daha güzel bir yer olsaydı" diye düşünürken, bazıları da sıkılıp stres atmak için tatil planları yaparken, kimisi yerleşmek için daha güzel yerler hayal ederken, Rabbimiz şunu hatırlatıyor:

Gidilecek en güzel yer Allah’ın katındadır. (Ali İmran Suresi, 14) 

Sıkıntılara karşı sabredip, Allah yolunda gidenlere hep müjde var.

Andolsun ki sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjde ver. (Bakara Suresi, 155)

Sabredenlerin ödüllerini yaptıklarının en güzeliyle muhakkak vereceğiz. (Nahl Suresi, 96)

Şunu söylemek istiyorum özetle, biraz şiirsel olsun: Acılarından isyan etme. Dayan Rabb’ine. Yarın ölecek olsan, bugünün hangi mühimi kalır geriye?

Son olarak...Unutmayalım sabrederken de Allah bizimle: 

Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Bakara Suresi, 153)

Şu sitemden de yazılarımı okuyabilirsiniz.

Kadın Erkeğin Kaburgasından mı Yaratılmıştır? Kadın ve Erkeğin Nefsi Aynı mıdır?


Toplumumuz arasında Kuran’da hiç yer almayan inanışlar mevcut. Bunlardan biri de kadının erkeğin kaburgasından yaratılmış olduğu iddiası. Kuran ayetlerini gerektiği gibi inceleyen her inanan, görecektir ki Peygamber, yalnızca Kuran vahyini iletmiş ve insanları da Kuran’da yer alan öğütleri izlemeye davet etmiştir. Ayrı bir vahiy zinciri ile oluşturulmuş ve kaynak teşkil olabilecek başka bir söz yığını oluşturmamıştır. 

Konu hakkında şu çalışmamı okuyabilirsiniz:
http://evrendepinar.blogspot.com.tr/2014/01/kesin-delil-olmayan-allaha-ortak-kosmak.html

Bugün gerçek İslam’ı anlatan insanlar yalnızca Kuran ayetleri ile İslam’ın gerçek cihadını nasıl yapıyorlarsa; Muhammed Peygamberimiz de, bu mücadeleyi yalnızca Kuran ayetleri ile gerçekleştirmiştir. Kuran’ın dışında hiçbir gayb bilgisinin kendisine verilmediğini gene Kuran’ın kendisinden delille insanlara bildirmiştir.


Gaybı da bilmem ben! (Enam Suresi, 50)


Ben gaybı bilmem. (Hud Suresi, 31) 


Kuran dışındaki, her bilgi gaybi bilgidir ve Allah’ın elçisi bu bilgileri bilmemektedir. Kendisi gördüğünüz gibi ayetlerle sabit bir şekilde, gaybı bilmediğini defalarca insanlara söylemiştir. Dolayısıyla, Kuran’da yer almayan, kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığı gibi iddialar, tamamiyle uydurmadır, Muhammed Peygamberin ağzından böyle bir iddia haşa çıkmamıştır. Eğer, Peygamberimiz böyle bir iddiada bulunsaydı, Allah’ın bildirdiklerine yeni bir ekleme yapmış durumunda olurdu. Allah ise Peygamberin asla ekleme yapamayacağını bizlere bildirmiş, eğer yaparsa can damarını keseceği tehdidinde bulunmuştur. (Bkz: Hakka Suresi, 44, 45, 46.ayetler)



Kadının, erkeğin kaburgasından yaratıldığı iddiasına gelince, elbette Yaratıcı olan Allah, her türlü yaratmayı bilir ve istediği şekilde istediğini yaratır, istediği şeyi yaratmasına başka şeyleri vesile edebilir. Gemileri de yaratanın kendisi olduğunu Kuran’da bildiriyor, ama gemileri yeryüzünde inşa eden insanlardır. Allah; teknolojiyi, malzemeleri, fizik yasalarını var etmiş, insana düşünme ve üretme kapasitesi vermiştir. Tüm bunları geminin var olması için vesile kılmıştır. (Bkz: Zuhruf Suresi, 12.ayet)


Kadını akıl yoksunu, başında bir erkek olmadan kendi başına sağlıklı kararlar alamayacak, bir nevi erkeğin üzerinde egemenlik kurabileceği bir varlık olarak gören zihniyet, çarpık düşüncelerini haşa İslam’a atamaya kalkmıştır. Kadını, erkeğin berisinden yaratılan daha değersiz bir canlı gibi gören zihniyet, kadının erkek kaburgasından yaratıldığı gibi yersiz iddialarını pişirip, kendi cehaletlerine dayanak kılmışlardır. Bizim amacımız, ölene kadar bu iğrenç zihniyetle mücadele etmektir. 

Din düşmanları, bu ve benzeri uydurma iddiaları kullanarak, kadın ve yaratıcısı Allah arasına mesafe koymaya çalışıyor.


Kimileri ise daha Kuran’ın ne dediğinden bihaber halde pek çok konuda atıp tutabildikleri gibi, Kuran'da böyle yazıyor, diyerek insanların kalbine soğukluk koyuyorlar. Kuran’da yazmayan bir şeyi yazıyor diyerek, Allah’ın dinine iftira atmış oluyorlar. Bilerek ya da bilmeyerek de olsa, kendilerince iyi niyette oldukları düşünülse de, Kuran’a göre, cahillik büyük bir suçtur. Akıl işletmemek, düşünmemek, araştırmamak büyük bir suçtur. Vebaldir. Bilmiyordum niyetim iyiydi gibi savunmalar, hesap gününde insanı kurtarmaz. Oku, araştır, düşün, incele diyen sayısız ayet geçiyor Kuran’da. Hem bu emirleri uygulamayıp, hem de cahilliğinin arkasına sığınmak, hiçbir fayda vermez! Zaten cahillik suçun kendisidir. Bilip bilmeden konuşmak zandır. Zan da günahtır. (Bkz: Hucurat Suresi, 12.ayet)


Kadının erkek kaburgasından yaratıldığı iddiası, bazı insanlara üstünlüğün takvada olduğunu unutturuyor, erkeğin daha üstün yaratılan bir canlı olduğu gibi çok yanlış bir imajın akıllarda oluşturulmasında kullanılıyor. 

Oysa Kadının Erkeğin kaburgasından yaratıldığına dair tek bir ifade Kuran’da geçmemektedir. 


Nisa suresinin ilk ayetinde kadın ve erkek, tüm insanların ortak bir nefsten yaratıldığı, o ortak nefsten de eşinin vücuda getirildiği bildirilmektedir.


Allah tüm insanları tek bir nefsten meydana getirdiğini, kadın ve erkek herkese hitap edecek bir biçimde, Ey insanlar, diyerek hepimize bildiriyor. 


Ey İnsanlar! Sizi tek bir nefisten  yaratan, ondan eşini vücuda getiren ve o ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının. (Nisa Suresi,1) 


Yani görüldüğü gibi, HEPİMİZİN yaratılışı şu şekilde anlatılıyor:

Başta tek 1 nefs var ve bu nefsten eşi yaratılıyor...

Bu ikisinden bir çok erkek ve kadınlar yaratılıyor (burada iki kişiden yaratılan kadın ve erkeklerin cinsel ilişki ile yaratılmış oldukları gibi bir bilgi yok...Bu iki kişiden yaratılan çok sayıdaki kadın ve erkek, başta tek 1 nefsten nasıl eşi yaratıldıysa -haliyle cinsel ilişkisiz- aynı yöntemle yaratılmış olabilir...Ayrıca, bu iki kişiden yaratılmış kadın ve erkeklerin, öz kardeş gibi oldukları bilgisi yok. Çünkü, cinsel ilişki olmadan yaratılmış olabilirler...Ya da ilk 2 kişinin öz çocuklarının ensestle çoğalarak yeni bir topluluk oluşturdukları gibi bir bilgi de yok, Allah farklı yöntemler kullanarak topluluk yaratmış olabilir.)

Özetle, bu ayete göre, ilk insan ve eşi, ortak tek bir öze sahipler. Ortak bir nefsleri var. Dolayısıyla hepimiz ortak bir nefsten gelmekteyiz, başka bir ifadeyle de, bu iki kişiden gelmekteyiz.

Bu ayetlerden çıkarmamız gereken bence EN ÖNEMLİ SONUÇ ŞU: kadın ve erkek ORTAK BİR NEFSE SAHİPTİR. (Hatırlayın veya ayeti tekrar okuyun, ayetin başında, Allah, Ey İnsanlar, sizi tek bir nefsten yaratan...diyordu) Yani, takva konusunda bir cinsin diğer cinse göre avantajı yoktur. "Erkek zinaya daha meyillidir, o yüzden, erkek zina ederse daha az günah olur" gibi akla gelebilecek iddialar yalanlanmış olur. Kadın ve erkek ortak nefse sahip olduğundan, TAKVANIN cinsiyete bağlı olmadığı sonucu da çıkmaktadır. Zaten, Kur'an'da, hem günahkar kadın ve günahkar erkek örnekleri, hem takvalı kadın ve takvalı erkek örnekleri verilmektedir...Dolayısıyla TAKVALI ERKEK olabileceği gibi, TAKVASIZ KADIN olabilir...Yahut zina etmek isteyen bir KADIN olabileceği gibi zinadan kaçan bir ERKEK de olabilir (Yusuf Peygamber örneği gibi). Dedikodu yapmayan bir KADIN olabilir, dedikodu yapan bir ERKEK olabilir... Biz benliğimizi, takva yönünde geliştirip eğitebiliriz. Kötü yönlerimizden de bu sayede sıyrılabiliriz. Herkes benliğini (nefsini) terbiye etmek için farklı farklı çaba gösterir. Kimi az çabalar, kimi çok, kimi bazı konuları hiç umursamaz. Kimi Allah'a daha çok bağlılık gösterir ve Allah'tan daha çok çekinir. Bu yüzden insanların iç terbiyeleri farklı olabilir ama bu cinsiyete mahkum bir konu değildir. 

Ali İmran suresinde, kadın ve erkek kullar, "birbirinizdensiniz" diyerek tanımlanmışlardır. Hem bu ayeti hem diğer gösterdiğim ayetleri ele aldığımızda, kadın ve erkeğin nefsinin ortaklığından, aynılığından, kulluk alanlarının aynı oluşundan bahsedilmektedir. Dolayısıyla, kadın ve erkek, sırf cinsiyetlerinden ötürü, ayrı bir değerlendirilmeye, Allah tarafından farklı tarzda bir mahkemeye tabi tutulmayacaklardır.

Ben, sizden, kadın olsun erkek olsun, uğraş gösterenin uğraşını boşa çıkarmam. Sizler, birbirinizdensiniz. (Ali İmran Suresi, 195.ayet)


Görüldüğü gibi, kadın ve erkek, her iki cinste ortak bir nefse sahiptir. Allah, bu ortak nefsten, kendisinin eşinin yaratıldığını, bu ikisinden de bir çok kadın ve erkeğin yaratıldığını bildiriyor. Sonuç olarak da, tüm insanların ortak nefsten yaratıldığını söylüyor. Bu yaratmanın tam olarak ne şekilde olduğu ise belli değil. Bu anlatılmıyor görüldüğü gibi. Bu ayetlerden çıkarabileceğimiz bir diğer sonuç; kadın ve erkeğin birbirine denk canlılar olduğu, ortak nefslere sahip varlıklar olduğu, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayabilen varlıklar olduğudur. Erkek ve kadın için, uygun gördüğü tek bir eşin, maddi ve manevi anlamda tamamlayıcısı olabileceğini de düşünmek mümkün.

Unutmayalım ki kadın ve erkek ne şekilde yaratılmış olursa olsun ancak takvalarıyla birbirinden daha üstün olabilir. Allah kullarını cinsiyetine göre değil takvalarına göre değerlendirip, kullarına takvalarına göre değer vermektedir.

Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye size milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanızdır. (Hucurat Suresi, 13) 

Bu ayetten de görebileceğiniz gibi, Allah katında üstünlük sadece ve sadece takvadadır. Eğer cinsiyetten ötürü, bir dezavantajımız ya da avantajımız olsaydı, Allah, bizleri sadece takvaya göre değerlendirmez, cinsiyetimizi de bu ayetle öne çıkarırdı. Bu ayetten görüyoruz ki, ne kavmimiz, ne kabilemiz, ne ırkımız, ne paramız, ne rengimiz, ne cinsiyetimiz değil; sadece ve sadece tek değerlendirmeye alınacak özelliğimiz takvamızdır.


Hucurat suresi 13.ayet, Nisa Suresi 1.ayete paralel ve destekleyici olarak, Allah’ın biz insanları, bir erkek ve bir dişiden yarattığı bildiriliyor. Nisa suresi 1.ayette de, tüm insanların ortak nefsten yaratıldığı söyleniyordu, devamında da ortak nefsten eşi yaratıldığı, bu ikisinden de insanlar üretildiği söyleniyordu. Yani ilk nefs ve bu nefsten yaratılmış eşinden üretilen insanlar, hem ortak nefse sahipler hem de bu ikisinden üretilmiş oluyorlar. En seçkin olanımızın ise sakınılması gerekenlerden en çok sakınanın olduğu söyleniyor. Erkek kadından ya da kadın erkekten daha üstün değil. Üstünlük takvada. Hucurat Suresi’nin 13.ayetine dikkat edersek, Allah, yaratılışımız hakkında bilgi verirken, bizlere insanlar diye hitap ediyor. Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattım buyuruyor. Yani kadın ve erkek tüm insanlar olarak aynı nefsten, aynı aşamalardan geçerek yaratıldık. İlk insan ve eşinden yaratıldık. İlk insanın eşi de zaten ortak nefsten yaratıldı.

Dikkat çekici nokta şu ki, önce erkeğin mi yoksa kadının mı yaratıldığı da bildirilmiyor. İnsanlar arasında hep ilk yaratılan kişinin erkek olduğu gibi bir inanış vardır. Nisa Suresi, 1.ayete tekrar bakarsanız, bunu da görebilirsiniz, ilk yaratılan kişinin kadın mı erkek mi olduğu bildirilmiyor. Ona yaratılan eşin hangi cinsiyetten olduğu da bildirilmiyor. Başka ayetlerde de böyle bir bilgi verilmiyor. Bununla birlikte, kadın ve erkek tüm insanların aynı özden yaratıldığını görebilmek mümkün. Ayette ondan eşini yarattık derken, eşi anlamında kullanılan kelime zevcedir. Zevce kelimesi "kadın eş" demek değildir, "çift, eş" demektir. Zevc eş iken; zevce bunun karşı eşidir. 

Allah, görüldüğü üzere, kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığını söylemiyor. Tüm insanların (kadın ve erkek her iki cinsin) "ortak nefs" ve bir başka deyişle "iki kişiden" yaratıldığını söylüyor. Bu yaratılmada ensest olduğu da söylenmiyor. İlk baştaki nefsin eşi nasıl yaratıldı ise, bu ikisinden üretilen kadın ve erkekler de aynı mekanizmada yaratılmış yani cinsel ilişkisiz yaratılmış olabilir. Allah'ı tenzih ederim, eğer ki, üstünlüğün takvada olduğu, tüm insanların özetle aynı mekanizmada ve ortak nefsten yaratıldığı, kadın ve erkek tüm insanların birbirinden olduğu gibi bilgilerin verildiği ayetler varken; kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığı gibi bir şey söylenseydi bile, erkeklerin kadınlardan Allah katında üstün olduğu yada takvanın cinsiyete göre avantaj-dezavantaj oluşturduğu gibi çıkarımlar yapamazdık. Dünyevi yaşamda her ikisi cinsin birbirine göre farklılıkları ve üstünlükleri/kolaylıkları farklı imkan çeşitleri olabilir ama Allah katında değerlendirmede, tek kriter takvadır ve takva cinsiyetten de ırktan da bağımsızdır.

zevc-zevceler halinde yaratılış, yani eşler halinde yaratılış konusu Kur'an'da geçen bir mucizedir, bu mucizeye şu çalışmada değinilmiş: http://www.mucizeler.com/2011/03/esler-halinde-yaratilis/ 
Yazılarımı http://www.allahateslim.com/ sitesinden de okuyabilirsiniz.

İnsanın yaratılış tarihini düşünmemizi sağlayabilecek, fizikçi ve felsefeci Enis Doko’nun ABD’de gerçekleştirdiği, bu yazıda değinilen insanın yaratılışı konusu ile alakalı konferansı dinlemeyi öneriyorum inşallah.