5 Kasım 2015 Perşembe

Yahudilerin 1000 Sene Yaşama Hırsı




Yaşlı bir tanıdığım geçenlerde beyin kanaması geçirdi. Ben de o gün tüm günümü hastahanede oradakilerle geçirdim. Çocukları, torunları başında toplandı. Bir sürü kişi ziyarete geldi. Herkes korkmuş paniklemişti. Kaygı, telaş, ümit, tedirginlik içerisindeydiler.
Haliyle önemli olan bu olayda tüm tanıdıklar bir araya gelmişti. 
 
İnsanlar normal yaşantısına Allah’ı katmadığı, bilincini Ahiret gerçeği ile harmanlamadığı için, bu en kritik anlarda bile Ahireti, Allah’ı hak ettiğince hatırlamadılar. Dünya yaşamının gerçek amacını yeterince idrak edemediklerinden, ahiret gerçeğine de kimse pek önem vermemişti belli ki. Allah, inanıyorum diyip geçenler ama aslında umursamayanlar için ne kadar önemsendiyse o kadar önemsendi. Hatta Ahiret’den Allah’dan bahsedilmedi bile. ”Allah yardım etsin, Allah izin verirse ayaklanacaksın” gibi laf arasında yapılan dualar dışında tabi.
 
İnsanlar o kadar ölümü iteliyor ki hayattan, çok yaşlı tanıdıklarının bile bir gün ölecek olmalarını ne idrak ne kabul ediyorlar. Pek çok kişi, artık yaşlılıktan yürüyemez hale gelmiş, çok sevdikleri yaşlı bir ünlü, ağır bir hastalığa yakalansa ”aman ölemez, sakın ölmesin” gibi yorumlar yapar. Sanki ölüm diye bir şey yok! İnsanlar sürekli yaşamalılar, bu dünyada kalmalılar gibi gizli bir algı var.
 
Çok yaşlı birinin daha ne kadar yaşamasını umabiliriz ki, 5 sene mi, 10 sene mi? Sanki çok çaba sarfetsek, çok istesek, hasta olup iyileşen, sevdiğimiz biri 1000 sene yaşayabilecek gibi, ölümün ertelendiği düşünülüyor. Oysa gençler bile çok mu farklı yaşlılardan? Gençler daha mı uzak ölüme? 
 
Elbette ”Pınar, bir isteği sen de amma küçümsedin. İnsan bu, yakını, sevdiği için tabi ki üzülecek, yanında biraz daha kalsın isteyecek” diyenler olabilir. Ben de buna karşı bir şey demiyorum tabi ki. Çok yaşlanmış bir sevdiğimi kaybedince üzülmem, hüzünlenmem; iyileşse sevinmem; demiyorum tabi ki. Ama akıllara da iyice yerleştirilmesi gereken bir gerçek var. Eğer Allah izin verir de bir sevdiğimizi bize bağışlarsa; şu geçici ve kısacık dünya hayatında er-geç gelecek olan ve geldiğinde atlamayacağımız o ölüm anına dek bize sevdiğimiz kişiyle olmamız için lutuf da bulunuluyor. Hastalık, kaza illa yaşlı birine değil, çok sevdiğimiz genç birinin de başına gelebilir. Her durumda yapmamız gereken Ahiret gerçeğine sıkıca tutunmak ve Allah’ı unutmamak daima O’nu umursamaktır. İnsan tabi ki sevdiği birini kaybetmek istemez. Kaybettiğindeyse ölene dek onun hasretini taşıyabilir, yanımda olmasını çok isterdim diyebilir. Allah’a da isyan etmemek mühim elbette. Tüm bu duygular yaşanırken unutulmaması gerekiyor Allah’ın varlığı ve Ahiret gerçekleri. Eğer ki bizim ölüme karşı üzüntümüz, iyileşmeye karşı sevincimiz Ahiret bilincini taşıyarak yaşanıyorsa ne mutlu. Hele ki sevdiğimiz herkes takva peşinde koşsa, Ahirette kavuşma ümidi çok çok yakın. 
 
Ama işte, niyeyse insanlar da ölüme karşı tuhaf bir algı var. Sanki ölümü bir defa atlattıklarında hiç başa gelmeyecek! Bir hastalıktan, kazadan kurtulunca tamamen paçayı sıyırmış gibi bir algı! Hatta kanser olup iyileşip ”kanseri, ölümü yendim be” diyip, dünyanın geçici olduğu idrak edilmesi gerekirken, tam tersi dünya alemi yapan daha da haram işlerin peşinden koşanlar var. 
 
Bir de işte dünya hayatı 1000 seneymiş gibi şu dünyaya yatlar, katlar inşa etmeye çalışan; hırsla dünyalık meseleleri kovalayan insanlar var. Oysa insan 20 sinde zengin olsa yaşlanmadan zenginliği yaşamasına anca 40 sene var. Bu da oldukça kısa. Hatta 1000 sene de zevki-sefa içinde yaşandığında o kadar kısa ki. Eğer her birimiz 1000 sene yaşasaydık gene dünyalık bu süre bize kısa gelecekti. Çünkü eninde sonunda biten ve her an bitebilecek olan bir süre olacaktı. Bize yetersiz gelecekti. Hele ki sonsuzluğun yanında 40, 50, 500 sene ne ki! Matematikde sonsuz sayısını iyice düşünenler, 50’nin 500’ün sonsuz yanındaki önemsiz değerini görürler. 1 sayısının yanına sayfalarca sıfır atmamız bunu anlamamız için yeterli. 
 
Şu kısacık dünya hayatına, kısa olduğu için bağlanmak yerine, sırf Allah idrak edilemediğinden ”gençlik bir kere yaşanır vur patlasın çal oynasın” anlayışında insanlar. İyi bir mevkiye gelmeyi bile hayır duygusu ile değil, para ve itibar için istiyor insanlar. Pek çok insan işine ya da dersine bu dünyevi hırsla çalışmıyor mu? Dünyevi zevkler için değil mi tüm bu hırslar?
 
Onlarca yaşlı insan yanımızdan geçip giderken, şu bilinen sona giden hayatta ”kendi eseri olmayan” güzelliği ile övünmeye kalkmıyor mu insanlar? 
 
Şu kısacık dünya hayatında oyalanacak neler var ki? Para, lüks, mal, mülk, güzellik, dış görünüş, dış kalıplar, makam, mevki, şöhret…
Çocuklarının başarıları ile övünüp durmuyor mu bazı anne babalar? Benim çocuklarım harika duygusu ile oyalanıp, ahirete gelince umursamaz olmuyorlar mı? Kaç anne-baba var çocuklarının ahireti için telaş eden? Çocuklarını da geçtim, önce kendi ahireti için telaş eden kaç anne-baba var?
İnsan önce Allah’ı ilk planda tutuyorsa önce kendinin Allah rızasını kazanıp kazanmayacağı için endişe etmelidir. Eğer önce eşim, çocuğum kurtulsun gibi bir duyguya kapılırsa bu onları Allah’dan daha çok sevdiği anlamına gelir. 
Uydurma şeyhler gibi ”müridlerim için ben yanarım” duygusu yoktur müminde! Bu yüzden bu dünyadaki evlatlarının, eşinin, yakınlarının kendisini kurtaramayacağını bilir. 
 
Mal, mülk, evlatlar…
 
İşte, tüm bu hırs, içi boşaltılmış hayatlar geçici olan şeyler için… Bunları elde ederek büyüyen kibir ve daha da dünyalık yaşama isteği… Oysa mümin elindeki her nimet için Allah’ı hatırlayarak, şükrederek tüm bunları lutuf haline getirir. Tüm dış kalıpların Allah’ın lutfu olduğunu bilir. 
 
Ahirete gittiğimizde Allah’a süper lüks dairemizi, boyalı saçlarımızı, kaşımızı gözümüzü, oğullarımızı değil kendi eserimiz olan ”ahlakımızı” sunacağız ve buna göre değerlendirileceğiz. Dileyen 1000 sene yaşama arzusuna kapılır, dileyen dünyalık değil ahiretlik yaşar… Seçim insanın…
 
Dünyalık yaşayan için yaşlanınca bile kopmak zor gelir bu ömürden. Nasıl başladığını, geçip gittiğini, bittiğini anlayamaz. ”Ah gençlik” der, her birimizin bir gün diyebileceği gibi. Elindeki ömür çer-çöp olacaktır dünyalık yaşayana. Çok değil, çevremde gördüğüm en yaşlı kişi 80 ‘e kadar yaşamıştır. Bir yerden sonrası da zaten yaşlılık… Hoş 1000 sene yaşasak ne fark eder, Ahiret gerçeği önümüzde beklerken…
 
 
Allah da tam bu konuda Yahudileri örnek vererek ibret almamızı istiyor…
 
Onları, yaşamaya en düşkün insanlar olarak bulacaksın, putperestlerden bile fazla… Onlardan her biri bin sene yaşamak ister. Oysa, uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştırmaz. ALLAH yaptıklarını görendir. (Bakara Suresi, 96)
Henüz vakit varken ibret almamız gerekiyor.
 
Bu kadar kompleks bir sistemle tasarlanmış insan vücudu…
Tek bir pıhtı.
 
Yanlış bir yerde atacak tek bir pıhtı ile felç kalacak, konuşamayacak hale gelen insan… (Allah korusun) Ama Allah koruyor işte! Allah milyonlarca insanın vücudunda böyle bir yanlışlığı engelliyor. Çevremizden her an yüzlerce sağlıklı kişi geçiyor, yakınlarımız senelerdir sağlıklı diye bu tasarımı ve lütfu iyi idrak edemiyoruz… Bir an bir tanıdığımıza bir şey olsa afallıyoruz. Oysa olmaması lütuf olan.
 
Şu koca damar ağında atacak yanlış bir pıhtı kadar hayata bağlıyken, keşke dünyaya bağlılığımız da bu kadar ince olsa…


Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.

6 Ekim 2015 Salı

Şefaat Konusu, Allah’ın Dilemesi ve Müddessir Suresi’nin Son Ayetleri

Müddessir Suresi’nin 38. ve 56. son ayetleri arasında çok derin öğütler var. Kuran’ın bütünü olduğu gibi harika zaten. Bazen ertesi gün okuduğum ayetleri tekrar okuyorum yeni şeyler hissediyorum. Bütün sorularımın cevaplarını alıyorum. Bu söylediğim ayetler ise beni çok çok etkiledi. O yüzden özel olarak yazmak, düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Her benlik, kendi kazandığının bir karşılığıdır. Ancak sağ taraftakiler hariç. (Müddessir Suresi, 38-39)


İnsan, kendi öz kazancına teslim olursa sonu kötüdür ama Allah müminlerin kötülüklerini affediyor, onları Ahirette temizliyor. Müminlerin ufak tefek olsa da hataları olduğunu, küçük sürçmeleri olduğunu başka bir ayette söylüyor Allah. (Bkz: Necm Suresi 32.ayet ) İnşallah Bu ayetten, yazının devamında değineceğim gibi, insanın cennet ve cehenneme gitmesinin de kendi yapıp ettiği, kendinin hak etmesi sonucu olduğunu da anlıyoruz. Bir insan gerçek bir mümin, takva sahibi birisi ise bu, onun kendi çalışması sonucu olmuştur.


Suçlular hakkında soruyorlar, ”Sizi sekara sürükleyen nedir?” Cevap verdiler: ”Namazı yerine getirenlerden değildik. Yoksulu yedirip doyurmuyorduk.” (Müddessir Suresi, 41-42-43-44)

Namazın ve yoksulları doyurmanın dinen ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz bu ayetlerden. Kuran’da Allah, namazın kötülüklerden alıkoyduğunu söylüyor. Gün içerisinde Allah’ı öven, O’na sığınan, Ahireti hatırlayan, secdeye varan insan; elbette sakınmak konusunda diğer insanlardan daha güçlü ve kararlı olacaktır inşallah. Bu yüzden Namaz, hem Allah’ı hatırlamamız için hem de daha takvalı olmamız için yapmamız gereken harika bir ibadet. Yoksulu doyurmakta Allah için çok önemli. Hatta Kuran’da darlık bile çeksek, birilerine maddi yardım da bulunmamız emrediliyor.

Bakın Müddessir Suresi’nde suçlular, cehenneme sürüklenme sebepleri için başka neler söylüyorlar?

”Boş lakırdılara dalanlarla dalar giderdik.” (Müddessir Suresi, 45) 

İşte boş lakırdılar! Allah boş lakırdı sevmiyor! Çevreme bakıyorum da onlar magazini, dizileri, bir popçunun verdiği pozu, başkalarının parasını konuşuyor! Bu ayet pek duyulmayan emir, pek duyulmayan öğüt değil mi! Allah, din insanlar için gündem bile değil! Konuşacak o kadar boş konu var ki, boş bir ortama girdiğimde sohbetlerin yüzeyselliği, sığlığı basitliği gözüme çarpıyor hemen. Şöyle bir sosyal medyaya göz atsanız insanların nasıl boş lakırdılar, boş muhabbetlerle oyalandıklarını görürsünüz zaten. İnsan boş yaşayınca, haliyle konu Allah olmayınca, Ahiret hatırlanmayınca, insanın bu boş konularla ilgilenmesi, bu boş lakırdıları yapması normal!

Oysa insan bir popçunun yaşantısından ibret alıp, Ahiret için kendisine dersler çıkarabiliyorsa, insanların yaptığı hareketlerden, içinde bulundukları hallerden, Allah yolunda dersler sunabiliyorsa hem kendisine hem başkalarına, işte budur mümin gibi bakmak! Bu boş lakırdılar da boş lakırdı olmaktan çıkar, Ahiretin hatırlandığı, Allah’ın unutulmadığı, ibret dolu, insanı doğruya ve güzele ileten sohbetler halini alır. Mümin biri, bir ortamda magazin haberi duyduğunda, bundan Ahireti için ibretler çıkarıp bunları anlatmalıdır insanlara. Duyduğu boş lakırdıları kullanarak, Kuran’ın ayetlerini hatırlatmalıdır, hem kendisine hem başkalarına.

Artık yarar sağlamaz onlara şefaatçilerin şefaati. (Müddessir Suresi, 48)

İşte, hurafecilerin çok sevdiği şefaat! Malesef, o önünde diz çöküp şefaat diye yakardıklarınız size fayda getirmeyecek! Eğer siz günahkarsanız, o gün şefaat fayda etmez! Siz kötü biriyseniz hiç etmez! Allah eğer affetmem derse, Muhammed Peygamber yalvarsa dahi affetmeyecek. Bakın, Allah, Muhammed Peygambere ne diyor? Muhammed Peygamber birileri için yetmiş kez af bile istese, Allah asla affetmeyeceğini söylüyor! Yani, demem o ki, Peygamberlerden de o uydurma kıytırık şeyhlerinizden de medet beklemeyin! Sizi onlar kurtaramaz! Ancak Allah kurtarabilir sizi! Allah’ın ipine tutunun öyleyse! Zaten affolunacak birine refakat edecek affolunmuş birini verip-vermemek Allah’a bağlı. Böyle bir hayali olan, buna da şefaat diyen varsa -ki olabilir- bu hayal ettikleri şefaat hurafecilerin bahsettiği şefaatten değil! 


İster af dile onlar için, ister dileme. Yetmiş kez af dilesen de onlar için, Allah onları affetmeyecektir. Çünkü onlar, Allah’ı da Resulü de inkar ettiler. Allah, yoldan çıkmış böyle bir topluluğa kılavuzluk etmez. (Tevbe Suresi- 80) 


Allah, defalarca Kuran’ın öğüt veren- düşündüren Kitap olduğunu bize bildiriyor.


Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren kitaptan yüz çeviriyorlar? (Müddessir Suresi-49)


Düşünün diyor Kuran’ı, düşünmek için anlayarak okuyun diyor Allah. Bilmediğiniz lisanda bilmediğiniz kelimeleri sihirliymiş gibi sanarak fısıldamak, Kuran’ın emrettiği bir şey değil.Emretmediği gibi, onaylamıyor da. Allah, Kuran’dan öğüt alın diyorken, insanlar ne denildiğini bile bilmezken, Allah ile dalga geçer gibi, türkü misali, makamlar eşliğinde dinliyor Kuran seslendirmelerini. Ne büyük bir saygısızlık!


Sağa sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler, Arslandan ürkmüşlerdir. (Müddessir Suresi- 50,51)


Bu ayette beni çok etkiliyor. İnsanlar; Allah’ı, Ahireti, ölümü, İslam’ı, Kuran’ın öğütlerini, Allah’ın emirlerini duyunca nasıl da kaçışıyor değil mi? Allah’a inanmazken ve ya tam inanmadığım sorgulama dönemlerimdeyken muhabbetimi çok hoş bulan arkadaşlarım niyeyse Kuran’ı elime alıp gerçeği bulduğumda ve onlara hakiki mesajı sunduğumda benden kaçıştılar. Aramaz-sormaz oldular. Bir sorsalar da, ben Allah diyince sustular, çok hoşlarına gitmemeye başladı muhabbetim, konuyu kapatmak istediler, bir iki şey merak edip sorsalar da, onlar da ufak tefek Allah hakkında konuşsalar da derine dalmak, ana gündem yapmak istemediler dini, bu sohbetlere pek girmek istemediler, ikinci sohbeti istemediler. İlgimi çekti diyenler bile, o anki atmosferle dinleyip, etkilendim anlattıklarından diyip sonra yüz çevirdiler. Davet ettim, öğütler verdim, umursamadılar. Duymadılar ya da duymamazlıktan geldiler. Kuran’dan İslam’dan yüz çevirdiler. Allah, Kuran’da, bir an kendisine yönelip sonra O’nu umursamayıp İslam’dan yüz çeviren insanlardan bahsetmiyor mu zaten? Bahsediyor. Aslında gönülden onaylayıp, sonra yüz çevirenlerden bahsediyor. Yazık!


İçlerinden her kişi de istiyor ki, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin. (Müddessir Suresi-52)

Bazılarında da böyle istek var. Kendilerine şahsi kitap verilsin istiyor. Ya da birileri Kuran’ı okusun-anlasın gelsin bana anlatsın, istiyor. Kuran üzerinde kendi çabaları ile çalışmak istemiyorlar. Kendi başlarına Kuran’dan öğüt almıyorlar. Kuran’ı çalışmak zor geliyor onlara. Kuran üzerinde düşünmektense, başkaları benim yerime düşünsün, bana anlatsın istiyor. ”Ben Kuran’ı kendim açıp okuyayım, anlamaya gayret edeyim, düşüneyim ” demiyor. Oysa Kuran, bize şahsen indirilmiş bir Kitap’dır. Önce Peygambere vahyedilse de, o elçi kılınarak bize iletilmiştir. Bizim, bire bir üzerinde kendimizin düşünmesi, anlaması ve uygulaması istenmektedir.

Hayır, öyle şey olmaz! Doğrusu şu ki, Ahiretten korkmuyorlar. (Müddessir Suresi-53)

Ahiretten korkmayan insanlar hatırlatılıyor. Ne kadar ürkütücü değil mi? Ahiretten korkmamak…Böyle ciddi bir şeyi, kendilerini bekleyen o büyük günü, gerçek yaşantıyı, yeterince içine sindirememek…Anlayamamak…Umursamamak…Ne kadar ürkütücü. Rabbimiz bize Ahiretin varlığını bir an olsun unutturmasın.

Hayır, iş, sandıkları gibi değil! O bir öğüt verici/bir düşündürücüdür. Dileyen düşünür onu, öğüt alır. (Müddessir Suresi- 54,55)

İşte, Kuran’ın öğüt verici, hatırlatıcı, düşündürücü bir Kitap olduğu bildiriliyor.


Kişi, kendisi isterse, Kuran’dan öğüt alır. Bunu Allah açıkça söylüyor. Her insanın Kuran’ın üzerinde düşünmesi emrediliyor. Bunu yapmak herkesin kendi elinde. İsteyen öğüt alır, umursar, merak eder, sorgular, araştırır, okur, düşünür. İsteyense yüz çevirir, umursamaz, kibirlenir. Kötülüğe uyar. Bu kadar basit. Neden birileri mümin de birileri günahkar? Neden birileri harika bir mümin olabilecekken günahkar olmayı tercih ediyor? Neden kişi Peygamberler gibi iman sahibi olabilecekken, sığlığın, kötülüğün, kibrin, inadın, büyüklenmenin peşinden gidiyor?

Allah, insanı kendi eliyle kötü yapmıyor. İnsan kendini kötülüğe bırakıyor. Allah da insana irade verdiğinden kötülüğü ya da iyiliği seçmesine izin veriyor, neyi seçerse bunu onaylıyor yani izin vermiş oluyor. İyi biri ya da kötü biri olmasına imkan sağlıyor. Kişi iyiyi ya da kötüyü seçiyor, Allah’da bunu engellemiyor, izin vermiş oluyor, yani önce insan diliyor(istiyor, kabul ediyor), sonra Allah da insan dilediği için diliyor(kabul ediyor, insanın bu isteğini gerçekleştirmiş oluyor.) Müminliği seçenlere izin verdiği gibi inkarcılara da izin veriyor. ”Allah’ın dilemesi” demek de bu demek aslında. Kuran ayetlerine baktığımızda, bütün bir şekilde incelediğimizde, Allah’ın dilemesinden bahsedilen ayetleri incelediğimizde ortaya çıkan tablo bu. İyiye de kötüye de izin veriyor Allah.

Şu ayette gibi durum,
Ve de ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. (Kehf Suresi-29)
İnsanın günahkar olup olmaması ya da mümin olup olmaması kendi eliyle yaptıklarına bağlıdır.
Her insanın amellerini kendi boynuna bağlamışızdır. (İsra Suresi- 13)
Rad Suresi 11.ayetten de anlıyoruz ki, herkes kendi nefsini değiştirip düzeltebilir.
Burası imtihan dünyası, herkes tekrar diriltildiğimizde kendi benliği ile yüzleşecek inşallah. Düşünmeyi, ayetlere uymayı seçen insanın kendisidir. Kuran’ı düşünmek, anlamak, öğüt almak, Kitap’a uymak ise en temel şart.
Kuran’a ömrü boyunca erişemeyecek durumda olup Allah’ı inkar etmemiş, ya da kendini hıristiyan-yahudi olarak tanımlayıp İslam inançlarını yalanlamadan ve şirk koşmadan yaşayanların da affolunma ihtimali var. (Kuran ayetlerinin bütününden bu sonuca da varabiliriz. Bizler ise Kuran’dan haberdarız ve O’na muhatabız.)
Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. Sakındırmaya ve affetmeye ehil olan O’dur. (Müddessir Suresi-56)
Allah’ın dilemesini yanlış anlamamak lazım. Aslında Kuran’da hep insanın kendi çabasının, takvası altında yattığı bildiriliyor. Bizim sakınmamızı, öğüt almamızı sağlayan Allah değil mi? Evet. Günahkar olmayı seçersek de bunu sağlayan Allah. Seçimleri yapan, uygulayan, çabalayan ise biziz. Bunu diliyor yani onaylıyor, izin veriyor, gerçekleştiriyor. Kötülüğü seçene de iyiliği seçene de bu izni veriyor. Mümin olmayı ya da günahkar olmayı gerçekleştiren biziz. Allah gerçekleştiriyor evet, ama biz gerçekleştirdiğimiz için yapıyor bunu, kelimelerin kullanımından ötürü bir yanlış anlaşılma yaşıyor bazıları maalesef. Yani o diledi diye kafir olmuyor kimse. Kişi kafir olmayı dilediği için Allah diliyor. Kişinin kafirliği seçmesine izin veriyor Allah. ”Ben kafir olucam” diye yola çıkanın bu isteğini kabul ediyor. Bu yolda yürüyen insanın kendisi. Kişi istiyor, Allah da kabul ediyor. Kişi diliyor, Allah da kişi dilediği için diliyor. Kişi gerçekleştiriyor, Allah da kişinin gerçekleştirmesine izin verdiği için gerçekleştirmiş oluyor. 

Ben kolumu hareket ettirmek istiyorum, ama BEN istiyorum, Allah da ben istediğim için diliyor (izin veriyor, ortamı-şartları sağlıyor, imkanı veriyor) ve kolumu oynatabiliyorum. Bunun seçimi, isteği, arzusu, çabası bana aid. Benim iradem. Bu örnek, Allah’ın dilemesi denince aklımıza gelerek bize yardımcı olabilir.


Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.

Allah, Kötü İnsanları ve Kendisini Umursamayanları Neden Zenginleştiriyor?



Geçenlerde bir tanıdığım, Allah’ın kötü insanları neden zenginleştirdiğini, onlara dolgun maaş, güzel evler, iyi maddi imkanlar vermesini anlamadığını söyledi.

Oysa Kuran’a baktığımızda Allah pek çok ayette insanlara -hele ki bazılarına- geniş imkanlar verdiğini ama bunların illa mümin olmaları gerekmediğini anlatıyor. Sebeplerini idrak etmemiz için Kuran’ı iyice anlayarak okumamız gerekiyor tabi.

Bu dünya geçici bir dünya, burada en büyük mülke sahip insanın serveti de geçici. Allah, bu geçici sistemi kurmuş. Bazıları iyi bir geçim içerisinde, Allah’ı umursamadan hayat sürüyor, tatile çıkabiliyor, istediği şeyleri satın alabiliyor. Allah’ı umursamayarak, Allah’a karşı nankörlük yapmış oluyorlar. Ahiretin varlığını umursamıyorlar. Allah’a karşı nankörlük halindeler yani. Allah işte böylelerini zenginliğe boğabilir, onlara geniş imkanlar vererek aslında onları ne kadar nankör olduklarıyla Ahirette yüzleştirecek inşallah. O çok sevdikleri mallarının, Ahirette kendilerine fayda getirmeyeceğini onlara ispatlayacak. Bizler de insanların nimetlendirildikçe kibirlenmelerine, şu geçici dünya hayatına kanıp onunla oyalandıklarına, Ahireti umursamayıp dünyalık yaşadıklarına şahit oluyoruz.

Allah zaten dünyayı isteyene dünyayı verdiğini, Ahiretten ise nasipleri olmadıklarını bildiriyor.
…İnsanlardan bazısı şöyle der: “Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!” Böylesi için âhirette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: “Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!” İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür. (Bakara Suresi, 200-202)

Alın işte, dünya malı isteyene şu geçici-iğreti dünya malı. Çok istiyorsunuz, buyrun! Bakalım sizi aldığınız bu dünya malı Ahirette kurtaracak mı! Şahit olun! 

Kötü bir insana verilen mal, mülk, imkan aslında bir ceza olarak veriliyor. Kibirde, fesatta boğulsunlar diye nimetlendirildiklerini anlıyoruz. Oysa bir insan, gerçek bir mümin ise, Süleyman Peygamber örneğinde olduğu gibi büyük mülkler sahibi de olsa kibirlenmez, Allah için yaşar, İslam’ı düşünür.

Kuran’a baktığımızda isteyen, dileyen insanın öğüt aldığını görüyoruz. 

Dileyen, onu düşünüp öğüt alır. (Abese Suresi, 12) 

Ben de inanmak istiyordum, bunun için adımlar attım, araştırdım, inanmazken inandım. Bu konuda Allah’a karşı demek ki kibrim yokmuş, inadım yokmuş, şimdi geçmişe baktığımda bunu anlayabiliyorum. Yani isteyen, dileyen, uğraşan inanır. İsteyen inanır. Mümin olmak kişinin kendi elinde. ”Dileyen öğüt alır” demiyor mu Rabbimiz? Yani, inanabilme potansiyeli olan, aslında mümin olabilecek insanları, Allah kendi dilemesi ile kötü yapmıyor. Onlar zaten mümin olmayacak, bunu Allah biliyor. Bunu da hatırlattıktan sonra ayetleri okumaya devam edelim inşallah. 

Benimle, o nimete boğulmuş yalanlayıcıları baş başa bırak! Birazcık süre tanı onlara. (Müzzemmil Suresi, 11) 

Bakın, Allah Müzzemmil Suresi’nde açıkça nimete boğulmuş inkarcılardan bahsediyor. Şimdilik onlar şu kısa hayatta nimete boğuluyorlar ama, nimetlendirildiklerine bakmayın. Çok kısa bir süreleri var rezalet çukuruna düşmeleri için. 

33. İnsanlar bir tek ümmet haline gelmeyecek olsalardı, o Rahman’a nankörlük edenlerin evlerine gümüşten tavanlar çatar, sırtlarına binip yükselecekleri merdivenler/asansörler yapardık.

34. Evlerine kapılar, üzerlerinde yan yatacakları koltuklar yapardık;

35. Her yanda süsler oluştururduk. İşte bütün bunlar, şu iğreti dünya hayatının nimetidir. Rabbinin katındaki âhiret ise takva sahipleri içindir. (Zuhruf Suresi) 
İşte, Allah nankörlük edenlere zenginlik, lüks bir hayat vermesindeki bilgeliği Zuhruf Suresi’nde bizlere anlatıyor. Dünya nimeti kısa süreliğine oyalanmak için verilecek bir şey, bu kadar geçici. Dünya ise Ahiretin yanında bir gün bile değil. Çok kısa. İşte bu kadar kısalıkta gördükleri bir rüya zenginlik, Allah’ı umursamayanlar için. Ahirette cezalandırılırken, bu dünyada yaşadıkları keyfin zerresini hissedemeyecekler. Ne kadar pis, ne kadar nankör olduklarını görecekler. Bu lüks içinde Allah’ı umursamamayı, içine düştükleri halleri Ahirette onlar da anlayacak. 

10. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir.

11. Benimle, yarattığım kişiyi baş başa bırak!

12. Hesapsız bir mal verdim ona.

13. Göz doyurucu oğullar verdim.

14. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için.

15. Tüm bunlardan sonra hırs ile daha da artırmamı istiyor.

16. Hayır, iş sanıldığı gibi değil! O, bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi.

17. Ben onu dik bir yola süreceğim. (Müddesir Suresi) 

Bu ayetler durumun vehametini çok iyi anlatıyor aslında. 

Bize de öğüt var, 

Namazı kılın! Zekâtı verin. Güzel bir ödünçle Allah’a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan af dileyin. Hiç kuşkusuz, Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. (Müzzemmil Suresi, 20)

Tabi iyi bir insanın da darlıkla sınanabileceğini anlıyoruz Kuran’dan ama müminlere zenginlik gibi imkanlar da verilebileceğini görüyoruz. Bunun ikisi de imtihan tabi. En hayırlısını Rabbimiz bilir. Zenginlik hem lutuf, rahatlık, mümine dünyada verilen küçük bir ödül olabilirken, Allah’ın merhameti hem de büyük bir imtihan. İnsan bu durumda Allah’a daha da çok yönelmeli. Büyük işler yapmalı. Allah’ı unutturabilecek bu imkanları, Allah’ı hatırlamak için kullanmalı. Dünyalık şeyler yüzünden Allah’ı unutmamalı. Darlıktakiler de Allah’a sabırla daha da çok yönelmeli elbette. Allah’dan önce Ahireti ümit etmeli herkes. Zengin- Fakir herkes. 

Pek çok Peygamber sıkıntı sonrası rahatlık ile lutuflandırılmış. Pek çok Peygamber uzun süren sıkıntılar da çekmiş. Yusuf Peygamber örneğin onca sıkıntıdan sonra Hazine Bakanı olmuş. Muhammed Peygamber de Kuran’a baktığımızda geçim sıkıntısı çekmiş, sonra zenginleştirilmiş. Musa Peygamber ise, Yusuf ve Muhammed Peygamber’den farklı olarak, önce sarayda büyümüş, daha sonra uzun müddet çobanlık yapmış. 

Unutmayalım ki Karun da kötü ama çok zengin yaşamış biriydi, Karun’un da zenginliği geçti, şimdi ibreti alem olarak kendisi kemik, Hesap Günü’nde o derin rezaleti bekliyor.
Kuran, çıkarabileceğimiz şu mesajı bize veriyor aslında : ” Karun’a bakın, zengindi, Allah ona malı mülkü verdi, verdikleri kendisine fayda etmedi, malın mülkün yararını göremedi.”

Konuyla alakalı olarak şu yazıyı da muhakkak okumanızı tavsiye ederim inşallah. 

http://allahvar.blogspot.com.tr/2012/09/ahiret-icin-dua-ediyor-muyuz.html


Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.
http://www.allahateslim.com/


21 Eylül 2015 Pazartesi

Rabbim Beni Geri Gönder, Dersek?


Geçenlerde bir uçak seyahati esnasında cam kenarında oturup aşağıyı izlerken düşüncelere daldım. İnsan bazen gün içerisinde bazı şeyleri anlayamıyor. Camdan baktığımda insanlar gözükmüyordu bile ama yerleşim yerleri belliydi. Evler, arabalar, oyuncak maket gibiydiler. Sonra uçak yükseldikçe daha da küçüldüler, küçük karıncalar gibi kaldılar. Koca koca şehirler küçücük bir alanda toplanmışlardı. Dağlar, insanların yerleşmediği yerlerse çok büyük alanlar olarak gözüme çarptı. Bizim kocaman dediğimiz şehirler, dünya üzerinde karınca yuvaları gibiydi. Bu yolculuk bana çok şey hissettirdi. Bu yüzden yazmak istedim.

Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen, ne yeri yarabilir, ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin! (İsra Suresi- 37) 

Yeryüzüne baktığımda bu ayet kendini bana daha da iyi anlattı. Yukarıdan bakıldığında o kadar küçük ve önemsizdik ki. Nasıl ki bir karıncaya yukarıdan bakar, ölse yaşasa umrumuzda olmaz, hiçbir önem vermeyiz ya, biz de aynı öyleydik. Allah bu kadar yüce iken bizden, bize değer biçiyor. Her birimizi kale alıyor, bize kılavuz olsun diye bilgelik dolu ayetler indiriyor. Tüm bu yıllar içinde süregelmiş binlerce insan içinde, şuan yaşayan binlerce insan içinde özel olduğumuzu düşünebiliriz. Aslında, Allah bize cennet ve rızasını kazanma imkanı verdiği için bir yandan özeliz de, ama eğer gerçekten bunları kazanırsak gerçekten seçkin bir kişi olabileceğiz.


Allah’ı tanımak için çaba sarf etmemekten olsa gerek, bazı şeylere gözümüzü açamıyoruz. Yukarıdan bunca önemsiz gözüken insanın umursamazlığı, kendine verilen değeri yeterince idrak edememekten olsa gerek! Oysa biz, koca kainatın içinde karınca kadar evlerimizde, secdeye gidip dua ederken, günah işlerken, iyi şeyler yapıyorken, kale ve kayda alınıyoruz.

Örneğin, fecr vakti Allah’ı anmak için namaza kalkan insan, herkes uyurken, tüm bu koca kainatta gerçekten değerli ve seçkin bir insan olmak için adım atmış oluyor. Herkes gaflet uykusunda uyurken, bu dünyanın imtihan için kurulduğunun farkında olanlara ne mutlu! 

Tüm bu koca kainat, koca gökyüzü, bu derin uzay tam da, Allah bize değer vermese önemsiz birer hiç olduğumuzu anlatmaya çalışıyor; bir de Allah’ın yüce kudretini…

Tüm bunları düşünürken utanmaya başladım. Gereksiz yere uğraştığım boş işlerden, yaptığım yanlışlardan, Allah için çok az şey yaptığım için, daha fazla Allah için bir şeyler yapmadığım için o kadar çok üzüldüm ve utandım ki. Kendimi o kadar eksik gördüm. Allah’ı daha çok anabilir, daha çok şükredebilir, Allah’a ve dinine daha fazla zaman ayırabilirdim, daha takvalı olabilirdim. O an tüm bu düşüncelerle, suçluluk duygusu ile ahirete gittiğimi hayal ettim. Hani inkarcılar tüm gerçeği gördükten sonra Rabbim beni geri gönder diyorlar ya, ya biz de daha çok şey yapmadığımız için, düştüğümüz yanlışlar için ”Ah geri gidebilsem de tüm bunları düzeltebilsem, daha takvalı olabilsem, Rabbim sana inanıyordum, affet, beni geri gönder” dersek? Kuran’da inkarcıların bu tarz sözlerini okuduğumda belki de daha önce bu kadar etkilenmemiştim! Belki de yeterince o duyguyu düşünüp, kendimi o duyguda hissedememiştim. Hep, inkarcıların ahirette yaptıkları kabul edilmeyecek boş bir yakarış der geçerdim belki de, böylesine idrak edememiştim.

Onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: ” Rabbim, beni geri gönder. Döndür ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” (Müminun Suresi- 99,100)


Kuran’da bir zorluk ya da korkuyla karşılaşınca Allah’a sığınıp, işler olağan haline geldiğinde Allah’ı umursamayan, ortak koşan insanların halini anlatmak için seyahat eden bazı insanların hali örnek verilir. Biz inşallah onlardan olmayız, tüm bir ömrümüzde Allah için sakınmayı, bir kötülük yapmaktan çekinmeyi, Allah’ı düşünüp her durumda sığınmayı düstur ediniriz.

Gemiye bindiklerinde dini yalnız Allah’a özgüleyerek yalvarıp yakarırlar. Fakat Allah, onları kurtarıp karaya çıkardığında bir bakmışsın ortak koşuyorlar. (Ankebut Suresi- 65)


İçimi bir korku kapladı. Ya bir şey olursa, kaza olursa, düşersek, ölürsem vs diye. Kuran’da emredildiği gibi binek duamı yapmış,güneş batmadan önce Allah’ı tesbih et (Bkz: Kaf, 39) diye emredildiğinden Allah’ın sıfatlarını anmaya başlamıştım. Önceki gün sıcacık evimde daha az huşuyla yaptığım bu ibadet, şimdi bu uçakta korkarken çok daha fazla huşuyla yapılmaya başlanmıştı! Allah’a tüm bunları bana gösterdiği için şükrettim, utandım da böyle düşününce, kendime kızdım. Sanki ölüm aşağıda yeryüzünde yok muydu! Her gün yeni bir güne uyanmamız, her gün yeniden ölümle burun buruna olduğumuz anlamına gelmiyor muydu! Sanki, sıcacık evimde, burada güvendeyim diye hissettiğim evimde ölüm yok muydu! Evimde de ölüm beni istediği her an bulamaz mıydı! İlla bir aracın içine girdiğimde mi ölümle burun buruna geldiğimi sanmam gerekirdi yani!


Elbette, evimizde bizi daha çok güvende hissettiren de Allah çok şükür, ama ölümün bizi her an her yerde yakalayabileceğini unutmakta bize yakışmaz. Sadece korku durumunda ölümle burun buruna olduğumuzu sanmamız da gerekmez. Allah’ı daha çok anmamız, daha iyi anmamız, O’na daha iyi kulluk etmemiz ve O’na daha çok sığınmamız için de başımıza kötü bir durum gelmesine, ya da kötü bir durum gelecek korkusuna kapılmamıza da gerek yok!

Artık onların söylediklerine sabret ve Güneş’in doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini hamdiyle tespih et!

(Kaf Suresi, 39)




Okuyucuya Not, Kuran'da bazı yerlerde (namaz haricinde) Allah'ı anmamız gereken durum ve zamanlardan bahsedilir. Binek duasından, güneş batmadan önce Allah'ı anmaktan bahsettim. Şu yazıda Namaz harici Allah'ı anma vakitleri verilmiş: 








20 Eylül 2015 Pazar

Gerçek Ödül Töreni




Uzun zamandır neredeyse hiç televizyon izlemiyorum. Bu yüzden aklımı daha temiz tuttuğumu, daha huzurlu olduğumu düşünüyorum. Fakat geçenlerde televizyonun açık olduğu bir yerdeydim. Bazı iş kadınlarına, oyunculara ödül verilen bir gecenin haberi yapılıyordu. Ödül alan bir kadın spiker şöyle konuştu : ”İnsanın uzun süre bir işe emek harcaması ve bunun sonucunda birileri tarafından takdir edilmesi ve böyle bir ödül almak onur verici. Üstelik bu gece hep çok seçkin kadınlara ödül verildi. Böyle isimler arasından bu ödüle ben de layık gösterildiğim için çok mutluyum.”

Elbette insanın bu dünyada iyi bir iş yapmasını eleştirmeyeceğim. Çok para kazanıp, iyi işler yapıp gerçekten takdir edilmeyi hak edenler olduğu gibi genelde aslında takdiri hak etmeyenler de var. Pek çok kişinin kalitesiz, toplum önünde ahlaksız işler yapıp şarkıcı-oyuncu diye takdir edilmesini, zengin diye saygı duyulmasını benimseyemiyorum. Para, şöhret çok kolay takdir ediliyor. Namusuyla, ahlakıyla çalışan ama az paralar alanlar -az para aldıklarından- takdir edilmiyor. Bahsetmek istediğim esas konu bu değil. Bu kadın spikerin yaptığı kısa konuşma bana çok şey anlattı aslında. Bu dünyada bazı insanlar uzun süre kariyer yapıyor, hatta bazıları ciddi emekler harcıyor. Kimi çalıştığı alanda ünlenebiliyor. Büyük iş kadını, iş adamı vs oluyor. Aslında verilen plaketin madden bir değeri yok, sembolik bir anlamı var. Anlamı, pek çok kişi tarafından alkışlanmak, takdir edilmek. Hatta bazılarına makamı gereği büyük saygı duyuluyor.

Halbuki bu ödül törenleri ve ödül alan pek çok kişi unutuluyor. Pek çok kişi tarafından takdir edilmiş kişi de unutuluyor.

Dünya hayatında; birileri plastik ödül tutuşturup, alkışlayıp, takdir edip; mikrofon verince kendimizi çok özel, seçkin, önemli sanıyoruz da aslında gerçekte bunların gelip geçici olduğunu unutuyoruz. Dahası bu dünyada milyonlar tarafından takdir edilsek bile, ahirette Yaratıcı tarafından takdir edilmedikçe bir hiçiz…

Bu dünya böyle, yapay bir takdir dünyası. Gerçekten namuslu, iyi işler yapanlara bir şey demiyorum da bazı insanlar çok boş sebeplerden de takdir edilebiliyor. Sırf -Allah tasarlamış olmasına rağmen- kişinin kendi eseriymiş gibi güzel diye takdir edilip saygı gösterilen beyler-hanımlar var. ”Onun özelliği güzel olmak” diye takdir ediliyor. Bir insanın gerçek özelliği güzelliği ya da parası olabilir mi? İnsanlar bizi kaşımızla, gözümüzle, işimizle, kariyerimizle, cüzdanımızla sevimli görüp saygı duyup takdir edip severken; ahlakı için takdir edilen, özenilen kişi neredeyse hiç yok.

Kaç kişi en gerçek- hatta tek gerçek ödül töreninin- Hesap Günü’nün farkında? İnsanların takdiri ya da beğenisi için çalışıp, bundan tatmin ve mutlu olan insanoğlunun durumu bence içler acısı.

Bizim için tek anlamlı, geçici olmayan, dönüşü olmayan, kalıcı ve gerçek tek takdir; Allah’ın takdiri. Üstelik çıkarlarla, gelip geçici, gerçekte bizle alakası olmayan, dünyevi/maddi şeylerle alakalı değil. Elimize plastik bir ödülde tutturulmayacak. Üstelik orada bu dünyanın tek gerçek seçkin insanları ödüllendirilecek. Yani eğer Allah’ın takdirini kazanırsak, işte esas seçkin insanlarla bu mutluluğu paylaşmış olacağız. Gerçek onur da bu. Allah dilerse, Yusuf Peygamber gibiler, İbrahim Peygamber gibiler ile paylaşabileceğiz bu onuru…Saçma bir popçu ile değil, tüm bir ömrünü gerçek bir ahlak, namus, başarı üzerine kurmuş gerçek onur sahibi insanlarla!


İnşallah biz de bu gerçek ödül törenine hazırızdır. Makyajımız ve giydiğimiz kıyafet bir süre sonra unutulurken bu dünyada, ahirette verilen bu ödül kalıcı bir yaşantı olacak. Ahirette bu güzel an hiç geçmeyecek. İnşallah ahirette müthiş güzellikteki hayata adım atanlardan oluruz.

Şu iğreti, basit hayat bir oyun ve eğlenceden başka şey değildir. Sakınıp, korunanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hala aklınızı işletmeyecek misiniz? (Enam Suresi- 32)



Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.

http://www.allahateslim.com/

Güzelim Ama Boşum, Zenginim Ama Allah'ı Umursamıyorum




Bugün kadın-erkek herkesin isteklerine, kaygılarına baktığımızda bunların genelde güzel görünmek ve ya mal, mülk, para, zenginlik ile alakalı olduğunu görürüz. Etraf bir sürü güzel ama boş kadın-erkek ile dolu. Boş olmaktan kastım; Allah’ı umursamamak, dünyalık bir yaşam sürmek. Etraf bir sürü de zengin ama Allah’ı umursamayan insanla dolu.

Sonu ahirete giden ve Allah’a kulluk etmemiz için var olan bu Dünya’da insanlığın en büyük kaygı ve istekleri gene dünyalık şeylerle alakalı.

Pek çok illüzyonla, giyim ve kozmetikle, boya-makyaj ile, gerekirse küçük-büyük operasyonlarla, kendine bakan her insan güzel olabilirken; en ufak bir hastalıkla, yaşlanmayla, her hangi bir sıkıntı yüzünden, maddi sıkıntılardan ötürü kendine bakamamakla, beslenme problemleri ile kişinin güzelliğinden kaybetmesi de kolaylıkla mümkün. Gene türlü tatsız olayla kişiye malının fayda getirmemesi de mümkün. Zaten pek çok insan da tüm bu sebeplerden, gençliğini, sağlığını, güzelliğini, şöhretini, zenginliğini kaybettiğinde ya da tüm bu imkanlar biraz olsun azaldığında kolaylıkla depresyona, ümitsizliğe sürüklenebiliyor. Hatta başka insanlara karşı fesatlık fitnelik güden, kötü bir insana da kolaylıkla dönüşebiliyor. Bu imkanlar elindeyken de bu imkanları kötü şeyler için kullanıyor.

Kuran’a baktığımızda Yusuf Peygamber güzelliği ile, Süleyman Peygamber ise kimseye nasip olmamış büyük bir zenginlikle anlatılıyor. Onların diğer sıradan güzel ya da zengin insanlardan farkı takvaları. Onlar tüm bu dünyalık nimetlendirmeler ile şımarmamışlar, kibirlenmemişler, kötü davranışlara sahip olmamışlar. Örneğin Yusuf Peygamber güzelliğini kendini ahlaksızca, umursamazca ve ya artniyetle teşhir etmek için kullanmamıştır. Güzelliğini zina yapmak için de kullanmamıştır. Süleyman Peygamber zenginliğini gene bu tür ahlaksızlıklar için kullanmamış, Allah’ın yasakladıklarına zenginliği ile rahatlıkla erişebilecekken bunlara bulaşmamış, dünyalık hedefler için yaşamamış, kibirlenmemiştir. Bu malı, mülkü de salt dünyalık zevk için ya da ahireti unutmak için istememiştir. Hükümdarlığını Allah yolunda cihad için en verimli şekilde kullanmaya çalışmıştır.
Geçici olarak elimizde olan gençliğimiz, sağlığımız, güzelliğimiz, zenginliğimiz günah değil; ama Allah umursanmayınca nimetten ziyade dünyalık yaşamın peşine takılmak için araç oluyorlar. Kötü şeylerin peşinden giderken sahip olduğumuz araçlar halini alıyor bunlar. Geçici dünyada tadılmış geçici dünyevi nimetler bunlar. Sadece dünyayı düşünürken oyalanılan nimetler. Nasıl olsa şu an gencim bir daha ne zaman genç olucam düşüncesiyle, yapılabilecek her türlü kötü şeyin peşinden gidiliyor. Oysa bunlar kolaylıkla daha yaşarken elimizden kayıp gidebilir. İlla büyük günahlar işlemeye de gerek yok aslında, insanın Allah’ı umursamadan, Allah için hiçbir şey yapmayarak, ahireti düşünmeyerek evde oturması da boş bir yaşam sürmek için sebep.

Ahiret için yaşadığımız şu dünyada bize gerçek hayrı getiren güzelliğimiz ya da zenginliğimiz değil Allah’a olan bağlılığımız.

Ben dış dünyadan ibret aldığımda hep bu bahsettiğim gerçeklerle yüzleşiyorum. İnsanlarla bir araya geldiğimde, her hangi bir şekilde denk geldiğimde, ya birinin kaşını gözünü ya da parasını konuşuyorlar. Yaşlanmış insanlarla bir araya geldiğimde bile yaşıyorum bunu, televizyon açıkken her çıkan hakkında fiziki bir yorum yapıyorlar, kendi aralarında da başkalarının paralarını konuşuyorlar.

Hayatlarında Allah, Ahlak gibi şeyler önemli bir konu olmayınca geriye hep dış boyalar kalıyor. Allah, Ahiret bilinci hayata sindirilmeyince kim takar ahlakı, ayetleri? Aman şu zayıf, şunun boyu böyle, aman şunun bu marka arabası var… Tam da Allah’ın dediği gibi ”yalnızca dış görünüşü biliyorlar!”

Onlar basit ve iğreti hayattan, bir dış görünüşü bilirler. Ama âhiretten tam bir gaflet içindedirler onlar! (Rum Suresi- 7)
Para da dış görünüş için istenmiyor mu? Evim şöyle olsun, giysim böyle olsun diye… Parayı Allah yolunda kullanmaktan bahsedense neredeyse yok… Mal, mülk de şu dünyanın dış süsü için değil mi? Oysa önemli olan tüm bu dünyevi nimetlere sahip olunca Allah’ı unutmamak. Güzellik, sağlık, zenginlik gibi şeyleri kötü işler için kullanmamak. Önce Allah için yaşamak. Bu dış görünüşü bilen insanlardan, bu tarz bakış açısından uzak durduğumuzda dünyalık şeyler peşinde sürüklenmeden, ahireti hep hatırlamamız kolaylaşıyor aslında.

Müminlerle bir arada olmakta belki bu yüzden bize Allah’ı ahireti unutturmamak için önemli. İnsanlarda bu tarz şeylere rastladığımızda ibret almak için kalbimiz ve aklımız açık olmalı, biz de dünyalık heveslere kapılmamalıyız. İnsanların bizi çekmeye çalıştıkları dünyalık yaşama meyil etmemeli, dünyanın geçici heveslerine kapılmamalıyız.

İlginçtir, yapıp ettiğimiz kötü şeylerin, süslü-güzel gösterildiği de Kuran’da insanlara bildiriliyor.

Size verilen şeyler, şu iğreti hayatın nimetidir. İnanıp Rablerine tevekkül edenler için Allah katında bulunan ise daha hayırlı, daha kalıcıdır. (Şura Suresi- 36) 

İşte bütün bunlar, şu iğreti dünya hayatının süsüdür. Rabbinin katındaki ahiret ise takva sahipleri içindir. (Zuhruf Suresi- 35)


Önemli olan bu dünyada birilerinin beğenisini kazanmak, birilerinin gözdesi olmak değil zaten. Önemli olan Allah’ın gözde kulları arasına girebilmek, O’nun beğenisini kazanmak.

Dünyada önemli olan iman, takva, Allah’a yakınlık… Servetmiş, güzellikmiş bunlar hikaye… Fondöten gibi bir suyla akarlar…



Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.
http://www.allahateslim.com/


25 Ağustos 2015 Salı

Bu Emirlerin Kuran'da Geçtiğini Kaç Kişi Biliyor?


Kuran anlaşılarak okunmadığı için, Allah’ın kendisini anmamızı bildirdiği pek çok vakit ve durumda dolayısıyla bilinmiyor. Günümüzde Kuran’da ne yazdığını bilmiyorum gibi bir bahane hiç geçerli değil. Elimizin altında onca meal var. Yıllarca hocalar sen bu kitabı anlayamazsın diye bizi bu kitaptan uzak tutarak aslında Allah’a karşı savaş açtılar. Çünkü Allah, açıkça ayetlerinde kitabını anlamamız için kolaylaştırdığını söylüyor. Kuran’ı düşüne düşüne anlayarak okumamızı ise bize emrediyor. Bu tip hocalarsa maalesef insanları anlaşılmayan okumalara yönlendirdi. (Oysa Kuran’da Allah, anlamadan okuyuşlarla Şeytan’ın bizi kandırdığını dolayısıyla bu tip bir okumanın Şeytan işi olduğunu da bildiriyor!)


Kuran’ın herkes tarafından okunması, anlaşılması için indiğini hatırlattıktan sonra, Kuran’da geçen bazı Allah’ı anmamız gereken durumlardan bahsetmek istiyorum. Allah, Kuran’da bizlere yemeklerden önce ve taşıtlara bindiğimizde kendisini anmamızı, evlere girdiğimizde de esenlik dileği olarak tek başımıza bile olsak kendimize ve içeridekilere selam vermemizi emrediyor. Kuran anlaşılarak okunmadığı için bu emirleri pek çok kişi bilmiyor.


Yemeklerden önce Allah’ı anmamız çok önemli bir ibadet. Asla unutmamamız lazım. Bize bu nimetleri Allah’ın verdiğini hatırlayıp, ona şükretmeliyiz. Aksi halde, insan bu nimetleri Allah’ın verdiğini hatırlamadan yediğinde nankörlüğe düşmek kolaylaşacaktır. Allah’ı ne kadar sık anar ve hatırlarsak, bu ona gönülden daha da yakın olmamızı sağlayacaktır.


Yemekleri yerken Allah’ı anmayanlar eleştiriliyor.


118. O halde, O’nun ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin.


119. Size ne oluyor da üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yemiyorsunuz? (Enam Suresi)


Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin. Böyle bir şey tam bir yoldan çıkıştır. (Enam Suresi, 121.ayet)


Allah’ın dini hakkında yalan uyduranlar gıdalar konusunda da çeşit çeşit yalanlar uydurmuş. Hatta bu konuda Kuran’da pek çok ayette mevcut. Dillerinizi eğip bükerek şu haram şu helal demeyin diyor Allah, ama bazı kendini din alimi sananlar, utanmadan Allah’ın bildirmediği şeyleri haram diye uyduruyor. Yalnızca Kuran’ı iletmek ve tebliğ etmekle görevli olan Peygamber’e de iftira atmış oluyorlar. 



Enam Suresi’nin devamında bakın Allah ne diyor, bizzat kendisinin ayrıntılı olarak haram kıldığı yiyecekleri bildirdiğini söylüyor. (Elbette bunların hepsi Kuran’da yazıyor.)Bazılarınınsa keyfince halkı yanılttığını da belirtiyor. Midye, karides örneğin haram değil, Kuran’da Allah bunları yazmamasına rağmen haram diyerek yalan uyduruyorlar.


119.Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size ayrıntılı olarak açıklamıştır. Birçokları ilimsiz bir biçimde kendi keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Hiç kuşkusuz, seni Rabbin sınır tanımaz azgınları çok iyi bilmektedir. (Enam Suresi)


Allah taşıtlara bindiğimizde de kendisini anmamızı bizlere bildirmiş. Ne dememiz gerektiğini de ayete yazmış.


12Ve O, sizin için gemilerden ve hayvanlardan binmekte olduğunuz şeylere de vücut verdi;


13. Ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra oraya kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlaya da şöyle diyesiniz: “Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin! Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık.”


14. “Ve gerçekten biz, halden hale geçerek Rabbimize mutlaka döneceğiz.” (Zuhruf Suresi)


Sadece gemilerde, hayvanlarda değil; bir yerden bir yere gitmemizi sağlayan her türlü nimeti kullanırken – ki bunlara da Allah vücut vermiştir- Allah’ı anmamız gerekir. Zaten Allah ‘’gemilerden binmekte olduğunuz şeylere vücut verdik’’ diyor. Çeşitli yaratılışa dikkat çekiyor. Hatta başka bir ayette binek olarak kullanılan hayvanları sayıp, insanların hayal bile edemeyeceği şeyleri de ileride yaratacağını söylüyor. Son Peygamberimiz zamanında insanlar uçak diye bir taşıtı hayal etse bile masal gibi görüyordur bence. Bunun mümkün olduğunu tasavvur bile edemiyorlardır.


Allah taşıtlarda kendisini anmamızı bildiriyor. Taşıtlara birer örnek olarak, Allah ayetlerde katır, deve cinsi hayvanları sayıyor. Bu yüzden taşıt/binek niteliğinde olan yürüyen merdivende, asansörde, arabada, teknede, uçakta vs Allah’ı anmalıyız. Yukarıda da örneklerini verdiğimiz gibi, zaten Allah ayetlerde, açıkça uçak demese de, tüm taşıtları kapsayan tanımlar yapıyor. Gün içerisinde tüm bu küçük anlarda Allah’ı aklına getiren bir mümin, Allah’ı daha da sık anmayı kendine alışkanlık edinecektir inşallah.




Hem binesiniz diye hem de bir süs olarak atları, katırları, eşekleri de yarattı. Ve bilemeyeceğiniz daha neler yaratır O…(Nahl Suresi-8)

 Allah evlere girdiğimizde de kendimize, içeridekilere selam vermemizi söylüyor. Bizler aslında bu küçük emirlerin kıymetini bilmiyoruz. Bu emirlerin yeterince hakkını vermiyoruz. Düşünsenize, belki moralimiz bozuk eve geliyoruz, kapıdan giriyoruz, ama Allah bizi kendisini anmaya ona huzur-bereketlilik için dua etmeye yönlendiriyor. Ne kadar küçük bir ayrıntı değil mi? Moralimiz bozuk olmasa da Allah’ı hatırlamak bir mümini güçlü tutacaktır inşallah.


Evlere girdiğinizde, Allah katından bir esenlik, bir bereketlilik, bir temizlik dileği olarak kendinize de selam verin. Allah size ayetleri işte böyle ayan-beyan bildiriyor ki, aklınızı çalıştırabilesiniz. (Nur Suresi-61)


Allah aklımızı çalıştırabilelim diye ayetlerini açık açık bildirdiğini yazmış. Öyleyse ayetler üzerinde aklımızı çalıştıralım! Bize Allah katından diye önümüze getirilen her şeyi İslam’a aid sanmayalım!


Allah Kuran’a gerekli bütün ayrıntıları yazmış çok şükür. Zaten hiçbir şeyi Kuran’da eksik bırakmadığını söylüyor Enam Suresinde. Peygamberin sünneti Sünnetullah’dı. Yani, Allah’ın sünneti idi. Allah’ın Sünneti de Kuran’dadır. 


Bu arada bazı arkadaşlar, yemeklerden önce Allah’ı anmamız gerektiğine şaşırmış, mantıklı bulmamışlar. Eve girerken bile selam verilen, taşıtlarda Allah’ın anılması emredilen bir dinde, Allah’ın bize rızık vermesinin pek çok ayette çok büyük bir lütuf olarak bahsedildiği kitabımızda; yemeklerden önce Allah’ı anmamız gerektiğini yadırgamayı tuhaf karşılıyorum. Ayetleri apaçık anlamı ile almalıyız. Allah, ”ne oluyor da yemeklerin üzerine Allah’ı anmıyorsunuz, Allah’ı anarak yiyin” diyor. Devamında da eleştiri yapıyor. Kendi kafamızdan bu sözlere ”yok aslında o putlar hakkında, yok o başka bir Tanrı edinip ona kurban kesme hakkında” gibi şeyler deyince, ayetin üzerine ekleme yapmış, detayı kendi kendimiz eklemiş oluyoruz.


Kitap’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Enam Suresi, 38

Yemekleri yerken, taşıtlara bindiğimizde Allah’ı anmayı, evlere girdiğimizde huzur dileği olarak kendimize ve içeridekilere selam vermeyi unutmayalım inşallah.




Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.
http://www.allahateslim.com/