19 Nisan 2016 Salı

Bir Mümin, İnkarcı veya Müşrik Kimseleri Dost Edinebilir mi? Onlara Karşı Tutumumuz Nasıl Olmalı?


Not: Bu yazı detaylı bir çalışmadır. Size uzun gelen yazılarımı elbette günlere yayarak okuyabilirsiniz.
İnkarcı, kafir, ateist: Allah’a, dine inanmayan bunların doğruluğunu reddeden kimse.

Müşrik: Allah’a ortak koşan kimse.

Kuran’a göre; inkarcı dediğimiz (Allah’ı ve dini inkar eden); ya da Allah’a ortak koşan (müşrik) kimseleri yolda görünce öldüremeyiz. Onların evlerini/işyerlerini basıp onları taramalı tüfekten geçiremeyiz. Onlara –eğer onlar gelip bize tokat atmazlarsa- bir tokat bile atamayız. Gelip bizleri öldürmeye yeltenmeleri hali başka.

Öldürmemek başkadır, dost edinmek başka… Öldürmemiz yasak olan kimseleri illa kendimize sıcak bir dost görüp, onlarla samimi ilişkiler kurmamız gerektiği anlamını çıkaramayız.

Kuran’a göre inkarcıları ve müşrikleri dost edinmemiz yasaklanmıştır, bu konuda net ve apaçık ayetler var. Kitap ehli ile dost olabiliriz hatta evlenebiliriz. Fakat, müşrik olanları ile evlenemez ve dostta olamayız. Bu konu hakkında, yazının sonunda önemli bir çalışmayı paylaşacağım.

Kuran’a göre müşrik ve inkarcı kimseleri dost edinmek ikiyüzlülük örneğidir. Müminler dururken, bu insanları dost edinmek ikiyüzlülüktür. Mümin bir insan, hem müminleri hem de müşrik veya inkarcı kimseleri dost edinemez. Yalnızca Allah’a yönelmiş kimselerden yana olmalıdır ve onları dost edinmelidir. Belirtelim ki, bir insana tebliğ yapıyor olmamız, onu Allah yoluna yönlendirmeye çalışmamız onlarla sıcak birer dostluk ilişkisi kurmamızı, ya da onları kendimize gerçek bir dost olarak görmemizi gerektirmez.

İnkarcıları ya da müşrikleri dost edinmek, mümin özelliği değil, münafıkların özelliğidir. Eğer, bunu bilmeden dost edinen ya da onları dost olarak gören müminler varsa, tövbe edip, dostluk ilişkisi kurmama yönünde karar alıp, hallerini düzeltmeleri doğru olacaktır.

İkiyüzlülere (münafıklara) kendileri için acıklı bir azap olduğunu müjdele.
Öyle kişiler ki onlar, müminleri bırakıp da küfre sapanları dostlar ediniyorlar. Onların yanında onur ve yücelik mi arıyorlar? Onur ve yüceliğin tümü Allah’ındır.
(Nisa Suresi 138 ve 139.ayetler)

Görüldüğü gibi, Allah açıkça, müminler dururken küfre sapmış insanları yani inkarcıları dost edinenleri böyle eleştiriyor. Müminler dost olarak önce Allah’ı, daha sonra diğer müminleri kendine dost edinmelidir.
Peygamberlerin toplumlarında olduğu gibi, günümüz toplumlarında da ister istemez müminler, inançsız ya da Allah’a ortak koşan insanlarla toplumsal hayatta bir arada bulunuyor. Bir şekilde onlarla aynı ortamda bulunmamız, hatta birlikte bir iş yapmamız, bazı şeylerden ötürü diyalog kurmamız yani görüşmemiz kaçınılmaz. Zaten, Allah bunlara karşı bir yasak getirmiyor. Toplumsal hayatı sekteye uğratacak bir tutumu değil, bireysel olarak yakınlığı yasaklıyor.

İnsan ilişkileri çeşit çeşit, kimi ile işyerinde mecburi diyalog kurarız, hatta aynı ortamda yemek yer, mecburi iş/okul hakkında diyalog kurmak zorunda kalırız. Kimi insanlar vardır ki ilişkimiz bunlardan daha ötedir, onları kendimize dost belleriz, ayrı bir samimiyet kurarız, özel dünyamızı paylaşırız, onlarla görüşmek ve yakın olmak için sebepler oluştururuz. Mecburiyetin/resmiyetin dışında şeyler paylaşırız… İşte bu dostluktur, bir yakınlıktır. Mecburi olarak bir arada bulunduğun, mecburi diyalog kurduğun insan dostun değildir zaten…

Mecburi olarak Allah’a ortak koşan ya da Allah’a inanmayan kişilere işimiz düşüyor ya da onların bize… Birlikte bir iş yapmamız bile gerekebiliyor. Ayetlerde müminlerin tamamen müminlerden oluşan ayrı bir toplum kurması gerektiğine dair bir emir olmadığı gibi, farklı görüşleri olanlar bir arada yaşayabilir. Sevmediğimiz topluluklarla, kafir ve müşrik kimselerle bir arada yaşamımızı nasıl sürdüreceğimiz yönünde emirler var.

Mecburi/kaçınılmaz durumlarda önemli olan inkarcı veya müşrik kimselerle samimiyet kurmamak, dostane bir ilişkiye girmemek, aradaki mesafeyi korumak… Sınırımızı çizmek… Yoksa Allah da, tamamen müminlerden oluşan bir ülke kurmamızı bildirmiyor. İnkarcılarla ve müşriklerle bir arada yaşamayın demiyor. Tam tersine, ayetlerinde bizler gibi olmayan hatta hoşumuza gitmeyen topluluklara karşı adaletli olmamızı, onların haklarını da gözetmemizi, onların özgürlüklerini ihlal etmememizi, onlara bozguncu tavır göstermememizi, onlara kötülük yapmamamızı söylüyor. Allah’a ortak koşanların, inkarcıların hoşumuza gitmemesi; Kuran’ın oluşturduğu bir mantıktır.

Okulda, işte, birini ziyarete gittiğimizde, ticarette hatta internette bile, bir şekilde mümin olmayanlarla; Allah’ı inkar eden ya da Allah’a ortak koşan kimselerle etkileşim kuruyoruz. Belirttiğim gibi, önemli olan mesafe koymak. Yani, dostluk birlikteliğine geçmemek, kendimize onları dost edinmemek, dostluk anlamındaki o yakınlığı kurmamak…

Ey iman sahipleri! Müminleri bırakıp da küfre sapanları (kafirleri) dostlar edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’a açık bir kanıt mı vermek istiyorsunuz? (Nisa Suresi, 144.ayet)

Görüldüğü gibi, Allah açıkça iman edenlere, küfre sapanları (kafirleri) dost edinmeyi açık açık yasaklıyor. Üstelik, onları dost edinmemizin kendi aleyhimize bir kanıt olacağı bildiriliyor.

Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesin. Kendinizi korumak için bu yola başvurmanız hariç. Kim bunu yaparsa, Allah ile ilişiği kesilir. Allah sizi, kendisinden sakınmaya çağırır ve dönüş yalnızca Allah’adır. (Ali İmran Suresi, 28.ayet)

Bu ayette de görüldüğü gibi küfre sapan kafir kimseleri dost edinmemizi, Allah açıkça yasaklıyor. Can güvenliği gibi kendimizi korumak için onlarla dost ilişkisi kurulabileceği de bildiriliyor. Örneğin, Firavunun eşi Kuran’a göre iman etmiş bir kişiydi. Fakat, Firavunun yakınlarında olmayı da sürdürüyordu. (Bkz: Tahrim Suresi 11.ayet) Firavunun ne kadar zalim bir insan olduğunun örnekleri Kuran’da mevcut.

Muhammed Peygamberimize, kendi toplumunda münafıklık yapmış kimselere karşı savaş durumunda şöyle bir tutum izlenmesi emredilir:

Sefere çıkma konusunda onlardan bir grubun senden izin isteyeceği bir fırsatı Allah sana verirse, “Benimle birlikte ebediyen harekata çıkmayacaksınız, ve benimle birlikte hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü siz, ilk başta oturmayı seçmiştiniz. Öyle ise, geri kalanlarla beraber oturun” de.
Onlardan ölen birisi için namaz kılma, mezarı başında da durma. Çünkü onlar Allah’a ve elçisine karşı geldiler ve yoldan çıkmışlar olarak öldüler.
(Tevbe Suresi 83. ve 84.ayetler)

Bizler müminlersek, Peygamberlerin yaşadıklarından, onların gösterdiği tutumlardan öğütler çıkarmamız gerekir. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi, Muhammed Peygambere, dinde ikiyüzlülük örneği göstermiş kimseler hakkında afları yönünde namazlarında dua etmesi, hatta mezarları başında durması dahi yasaklanmıştır. Bizler de münafıklığı açığa çıkmış, daha sonra tövbe edip hallerini düzeltmemiş insanlar hakkında sevecen bir tutum beslemememiz, onlara güven duymamamız, onlarla Allah yolunda bir işe kalkışmamamız yönünde dersler çıkarabiliriz.

Bir Peygamberin veya müminlerin, müşrikler için, Cehennem ehli oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra, akraba bile olsa onlar için af dilemeleri doğru olmaz. (Tevbe Suresi 113.ayet)

Kafir kimseler, Kuran’a göre cehennemlik kimselerdir. Bir insan açıkça Allah’ı inkar ediyorsa, yaşarken düzelmemiş inanma belirtisi göstermemişse onlar için af dilememizi doğru bulmuyor Allah. Müşrik kimseler de aynı şekilde.
Bugün müşrik veya inkarcı kimseyi kendimize dost edinmeye kalktık diyelim, herhangi bir şekilde inanma belirtisi göstermedikleri takdirde, yarın ölecek olsalar dua bile etmemizin doğru bulunmadığı bu kişilerle ne derece dost olmamız akla uygun olabilir ki?

Dostluk ilişkisi kurmama nedenlerinden en önemlisi de onlarla aramızda samimiyet ve sevgi duygularının oluşmamasıdır.

Allah'a ve Ahiret gününe inanan bir topluluğun, Allah'a ve Resulüne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurduğunu göremezsin. Bunlar, onların ister babaları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun...
(Mücadele Suresi, 22.ayet)

Allah, müminlerin, kendilerine gelmiş olan gerçeği (vahyi) inkar edenlere karşı sevgi beslemelerini de eleştirmiştir. Günümüzde belki silahlarla olmasa da, inkarcı kimselerle bilgi yolu ile mücadele ettiğimiz bir gerçek. Onların bizlerin inkar etmesini diledikleri de bir gerçek. Bugün, inkarcı kimseler Peygambere açıkça düşmanlık beslediklerini dile getiriyorlar. Dine karşı ve Muhammed Peygamberimize karşı nefret dolu, düşmanlık dolu sözler sarf ederlerken, o dönemki inkarcılarla aynı nefret duygularını paylaşırlarken, içten içe dinimizin yok edilmesi gerçeğini savunan, potansiyel bizim inandıklarımızı ortadan kaldırmaya can atan kimselere karşı aşağıdaki örnekten sonra sevgi beslememiz ne kadar Kuran mantığı ile tutarlı olabilir? Bu örnekte yer alan inkarcıların karakter ve tutumları, günümüzdeki inkarcılardan farklı değil. Günümüz inkarcılarının, yalnızca dinimizi ortadan tamamen kaldırmak yönünde güçleri yok. Dinin inkar edilmesi yönünde ise arzuları yüksek. Mücadeleleri; Peygamberimiz yaşamadığı için onu sürgüne göndermek, ya da şimdilik bizi toprağımızdan çıkarmak değil; dinin yalan olduğunu ispatlamak ve ortadan kaldırmak. Zaten Allah’a düşman olan, Allah’ın da düşman olarak gördüğü kimselere sevgi duymak, Kuran mantığına sığmaz.


Ey iman sahipleri! Düşmanımı ve düşmanınızı dostlar yerine tutmayın! Onlar, size Hak’tan geleni inkâr ettikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkardıkları halde, siz onlara sevgi sunuyorsunuz. Benim yolumda gayret sarf etmek, benim hoşnutluğumu kazanmak için seferber olduğunuz halde, içinizde onlara sevgi gizliyorsunuz. Sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da en iyi ben bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.
Onlar sizi ele geçirirlerse size düşman olurlar; ellerini ve dillerini size kötülükle uzatırlar, inkâra sapmanızı isterler. (Mümtehine Suresi 1 ve 2.ayetler)


Bu ayet çok çok önemli. Ayetin ilk başında Allah, zaten kendisine karşı düşman olanı dost tutmamamızı söylüyor. Dost tutmamızın yasak olduğu bir kimseye olumlu duygular değil, olumsuz duygular beslememiz mantıklı olur. Allah’ı inkar eden ve Allah’a ortak koşan kimseler açıkça Allah’ın düşmanıdır.
İsmini vererek, ününü arttırmak istemediğim ateist bir adam hakkında örnek vermek istiyorum. Bu şahıs, tek kişilik komedi gösterileri yapıyor. Günümüz müminleri de, bu adamı çok seviyorum, beğeniyorum diye paylaşıyorlar. Bu şahıs, açıkça sahneye çıkıp Allah ile dalga geçiyor, dinlerin palavra olduğunu anlatıp, ateist propagandası yapıyor. Açıkça din ile Tanrı kavramı ile alay ediyor. Allah’a sahnede kafa tutuyor, dalga geçiyor. Durum bu iken ve ayetler ortadayken, bazı müminlerin bu adamı sevdikleri ve beğendiklerini söylemeleri aklım almıyor.

İnkarcı, müşrik kimselerle evlenmemiz yasak. Bu da onlarla arkadaş, hayat arkadaşı dahi olamadığımızın bir başka delilidir. Herhangi bir beğenimiz söz konusu olsa bile bu yasak geçerli; hoş Kuran ayetlerine baktığımızda Allah’ın sevmediği kimselerin hoşumuza gitmesi, Allah’a karşı nankörlük eden bir kişiye içten içe sevgi beslemek, Allah düşmanı olduğunu göz ardı edip bu tarz kişileri sevecen bulmak ne derece doğrudur? Evlenmemizin yasak olduğu kişilere ilgi göstermek art niyetli bir tutum olacaktır. (Bakara Suresi 221.ayet onlarla evlenmemizin yasak olduğunu anlatır.)


Rabbinden sana vahyedilene uy! O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir! (Enam Suresi 106.ayet)

Bu ayette gördüğünüz üzere, Allah müşriklerden yüz çevirmemizi emrediyor. Dost edindiğimiz bir insandan nasıl yüz çevirmiş olabiliriz ki? Demek ki müşrikleri dost edinmeye filan kalkamayız.

Emrolunduğun şeyi açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir. 
(Hicr Suresi 94.ayet)

Allah, kendisine ortak koşanlardan yüz çevirmemizi emrediyor. Müşriklerle dost olursak, onlardan yüz çevirmiş olmayız elbette.

Zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimseden yüz çevir. (Necm Suresi 29.ayet) 

Allah görüldüğü gibi, kendisini anmaktan ve sadece dünya hayatını isteyen Ahireti umursamayan kimseden de yüz çevirmemizi istiyor. Böyle kişilerle de dost olmamalıyız, aramıza sınır koymalıyız. Zaten böyle insanlar, bizi boş işlere, boş sohbetlere, Allah'ın istemediği davranışlara, gevşekliğe sürükleyebilir. Bize manevi anlamda takvamızı ilerletme de engel olup, şevkimizi kırabilirler. Zaten Allah başka ayetlerde de, sakınan kimselerin dostlarının gene sakınan müminler olduğunu bildiriyor.

Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. (Tevbe Suresi 28.ayet)

Allah müşrikleri pislik olarak görüyor. Pisliklerle mi dost olacağız? Allah her konuda bizi doğru, güzel olan ve temiz olana yönlendirirken? Allah’ın pislik olarak gördüğü bir şey ya da kimsenin bize sevimli gelmesi ne derece doğru? Allah’ın pek çok ayeti, kendisinin pislik olarak gördüklerini sevmememiz, beğenmememiz, hoş bulmamamız yönünde. Kuran’ı bütüncül olarak inceleyenler görmüştür.

Allah’ın bizler için örnek gösterdiği İbrahim Peygamberimiz; inkarcı kimselerin Allah’a inanıncaya dek, Allah’a ortak koşanlar şirk günahını bırakana dek, bu insanlarla aramızda düşmanlık ve nefret duyguları olacağını söylüyor. Onlarla aramızda uzaklık olacağını da belirtiyor.

İbrahim’le, beraberinde olanlarda sizin için çok güzel bir örnek vardır. Hani, onlar toplumlarına şöyle demişlerdi: “Biz sizden de Allah dışındaki kulluk ettiklerinizden de uzağız. Sizi tanımıyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a, yalnız Allah’a inanıncaya kadar, sürekli düşmanlık ve nefret olacaktır.” (Mümtehine Suresi, 4.ayet)

Nuh Peygamberin de kafir kimselerden nasıl hoşlanmadığını ayetlerden görmek mümkün.

Nûh şöyle yakardı: “Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma! Çünkü eğer sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve kötülük üreten nankörden başkasını doğurmazlar.” (Nuh Suresi 26 ve 27.ayetler)

Tavsiye niteliğinde bir ayet:

Yeryüzünde dolaştığınız zaman, küfre sapanların size tedirginlik vermesinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şu bir gerçek ki, inkârcı nankörler sizin için açık bir düşmandırlar. (Nisa Suresi, 101.ayet)

Bu ayetin devamından itibaren, Allah inkarcılarla savaş halinde namazın nasıl kılınacağını anlatıyor. Nisa 102.ayetle birlikte ayet zincirine bütüncül bakarak bu ayeti değerlendirdiğimizde, bu ayette bahsedilen inkarcılar yalnızca savaşılan inkarcılar değil.

İnkarcıları aynı zamanda nankör olarak nitelendiren Allah, bu ayette açıkça inkarcıların bizler için açık birer düşman olduklarını belirtiyor. Burada kastedilen düşmanlık, savaşılması emredilmiş bir düşmanlık değil. Ahirete hayırla gitmemize engel olabilecek, bizi saptırabilecek, bize her hangi zararları dokunabilecek ihtimallerine karşılık bir düşmanlık. Hem bu ayet zincirine hem Kuran’a bütüncül baktığımızda, bu düşmanlık kavramının savaş manasında düşmanlık olmadığını görmemiz mümkün.

Allah açıkça yeryüzünde normal bir şekilde gezerken kötü insanlardan tedirgin olmamız durumunda namazı kısaltabileceğimiz hakkında tavsiye verirken, küfre sapanların (yani inkarcıların) hepsinin bizler için dost değil düşman oldukları belirtiliyor. Onların bizler için düşman olmalarına rağmen, bizlere savaş açmazlarsa, onlarla savaşamayız. (bu yazının altında hangi durumlarda onlarla savaş izni verildiği hakkında yazı paylaşacağım)

Bu düşmanlık, dost olmama, bize herhangi bir şekilde kötü etkileri olma ihtimali üzerine ve elbette kulu olduğumuz Allah’a karşı nankör oluşlarından kaynaklı içsel dünyamızda onları dost olarak benimseyememe durumunda bir düşmanlık…

Kuşku yok ki, biz bu Kitap’ı sana, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hükmedesin diye hak olarak indirdik. Sakın ihanet edenlerin tarafında olma! (Nisa Suresi, 105.ayet)
Benliklerine hainlik edenler için didinip durma. Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârı sevmez. (Nisa Suresi, 107.ayet)

İnkarcılar ve müşrik kimseler, Allah’a ihanet etmiş kimselerdir. Onlar yaratılışa, Allah’ın buyruklarına, emirlerine, tavsiyelerine karşı ihanet ederler.
Bu ayette de görüldüğü gibi, Allah, ihanet edenlerin tarafında olmamamızı buyuruyor. Bu, yalnızca bir toplulukla savaş halinde olunca onlardan taraf olmamayı kapsayan bir kavram değil, böyle de söylenmiyor zaten. Herhangi bir şekilde, onlarla dünyevi amaçlar uğruna da olsa dost olmak, bir şekilde onlardan yana olmaktır. Allah’ın sevmediklerini müminler de sevmemelidir. Allah’ın kendisine dost edinmediğini, müminler de dost edinmemelidir. Nisa Suresi 107.ayette de görüldüğü üzere, Allah inkarcılar ya da müşrikler lehine didinip durmamızı, mücadele göstermemizi yasaklıyor. Bu kimseleri, kendisine ihanet etmede ısrarcı ve haliyle günahkar olarak nitelendiriyor ve sevmediğini belirtiyor. Bu tarz insanlar için didinip durmamız açıkça yasaklanmışken, onları nasıl dost edinebiliriz? Bir insan ancak dostları için didinir.


Allah, hallerinin vahimliği hakkında vurucu bir ayet bildiriyor, zaten bu ayetten sonra başka söze gerek yok:

Diyelim, siz onlar için dünya hayatında mücadele verdiniz. Peki, kıyamet günü Allah’a karşı onlar için kim mücadele verir, onlar hakkında kim vekillik yapar? (Nisa Suresi, 109.ayet)


Bize düşen, onlar için didinip durmak değil, Allah’ın rızasını isteyerek yalnızca tebliğ yapmak ve gerçeklerin ortaya çıkmasına hizmet etmektir.
Bu insanlar, eğer tövbe edip, kendilerini düzeltmez ve Allah’a yönelmezlerse; geri dönüşü olmayan bir sapıklığa düşmüş demektirler. Bu sapıklıkları onları cehennemde rezil edici bir azaba, Allah tarafından hoşnutsuzluğa götürecektir.

Kim Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, resullerini ve âhiret gününü inkâr ederse geri dönüşü olmayan bir sapıklığa düşmüş olur. 
(Nisa Suresi, 136.ayet)


Allah, Kitap’ta size şunu da indirmiştir: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini, bu ayetlerle alay edildiğini işittiğinizde, bir başka lakırdıya dalıp gittikleri zamana kadar onların yanında oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi sayılırsınız. Hiç kuşkusuz Allah, münafıklarla kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.
(Nisa Suresi, 140.ayet)


Söylediğim gibi, onlarla ne kadar dostluk kurmasak bile aynı ortamda olmamız kaçınılmaz olabiliyor. Allah da bunu biliyor. Bize savaş açmayanı, bizi toprağımızdan göndermeye kalkmayanı, toprağımızdan süremeyiz. Eğer okulda, işte, özetle herhangi bir yerde bu tarz kimselerden Allah’ın ayetleri ve dini hakkında alay edici şeyler duyarsak o ortamı terk etmeliyiz.


“İnkarcılara tebliğ yaparken zaten Allah’ın dinini açıkça reddedip aşağılayacaklar, bu durumda onlara nasıl tebliğ yapacağız?” şeklinde, bir soru gelebilir. Aslında bu gibi sorulara, hep Kuran’a bütüncül bakarak çözüm getirmeliyiz. Allah peygamberleri zaten müşriklere, inkarcılara açıkça tebliğe gönderiyor. Hatta Musa Peygamberin, Firavuna nazik bir dille tebliğ yapmasını emrediyor. Müminler, zaten insanları Allah yoluna çağıran, iyiliği emreden kimselerdir.
Bu ayette dikkat çekilen nokta, -zaten biz tartışma ortamında bunu net bir şekilde anlarız- tebliğ almak ya da ciddi anlamda tartışmak amacıyla değil de, bizle dalga geçmek, Allah’ın dini ile alay etmek amacı ile gelenlere yönelik. Örneğin, bana oluyor, söylediğim bir şeye direk dalga geçerek, aşağılayarak cevap verenler oluyor. Açıkça küfür etmeseler de, tartışırken alay ediyorlar. Bunlarla diyaloga girmiyorum. Bir de reddettiğini söylese de alay etmeden tartışan insanlar var. Reddederek, sorular sorarak, gerçek anlamda alay için değil de tartışma amacıyla konuşuyorlar. (Kuran’da bir sürü tebliğ etme örneğinde bu durumu görebiliriz.) Allah da, ayetleri reddedenlere tebliğ yapılabileceğini gösteriyor. Bu ayette alay edildiğini işittiğimiz an ortamı terk etmemizi vurguluyor. Bu ayeti sadece inkar durumunda da yapılması gerekli olarak algılayanlar var, bu durumda Kuran’ın bir sürü tebliğ etmeye yönelik ayetini gerçekleştirmek mümkün olmaz. Bu ayette inkar edilmesi durumu ile kastedilen, zaten alay edenlerin aynı zamanda inkar eden olmalarına dikkat çekmedir.


Ortamı terk etme imkanımız yoksa, açıkça onlara kulak tıkamalıyız, duymazlıktan gelmeli, yüz çevirmeliyiz, umursamamalıyız. Onlarla alakadar olmamalıyız. Dikkatimizi başka şeylere vermeliyiz, başka şeylerle oyalanmalıyız. Onlar da, onlarla muhatap olmadığımızı görür. Örneğin, ders başlaması için öğretmenini bekleyen bir mümin, Allah ya da ayetler ile alay edildiğinde, onların yanından uzaklaşabilir, eğer uzaklaşamazsa, başka bir şeylerle oyalanıp meşgul olabilir.


Nisa Suresi 140.ayeti niyeyse, inkarcı ve müşrik kimselerle dost olabiliriz, sadece onlar ayetler ile alay ederse onların yanında oturmama şartı var şeklinde yorumlamışlar. Oysa, Kuran’ın pek çok ayetinde görüldüğü üzere dost edinmememiz yönünde açık ayetler var. 

Onlar ayetlerimizle alay ederken, onlardan yüz çevirmemiz gerektiği de şu ayette de bildirilmiş:




Ayetlerimiz hakkında lakırdıya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze dalıncaya değin onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma.
(Enam Suresi, 68.ayet)

Bir de onlarla dostluk kurabileceğimizi şu ayetlere dayandırarak iddia edenler de oluyor:


Ey iman edenler! Adaletin/dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun! Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin. Adaletli olun!
(Maide Suresi, 8.ayet)

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever.
(Mümtehine Suresi, 8.ayet)


Allah’ın dini adaletin sağlanmasına dayanan bir dindir. Bir kimseye inkar etmesinden dolayı adaletsiz davranmaya ya da onlara kötü davranmaya yöneltmez. Kim olursa olsun, eşimiz, dostumuz, zengin, fakir, anne, baba, inkarcı, müşrik, mümin herkese karşı adaletin işlemesini emreder. Örneğin, bozulmuş Tevrat inancına göre, Yahudi olmayandan başkasını dolandırmak serbesttir. Oysa, Kuran’a göre kim olursa olsun kimseyi dolandıramazsın. İşte, adalet budur. Dolandırılan, mağdur olan, malı çalınan, zulme uğrayan, tecavüze uğrayan, hakkı yenen kim olursa olsun; onun hakkı savunulur. Üstelik, adalet gereği yasaklanmış bir kötülüğü inkarcı veya müşrik kimseye de yapamazsın.
Bugün, haşa Allah’ın dinine iftira atan zalimler, kendine haşa Müslüman diyenler, inkarcı müşrik olarak gördükleri veya başka dine mensup kimseleri savaş esiri adı altında kendilerine cinsel köleler edinmeyi meşru görüyor. Oysa Kuran tüm bu ahlaksızlıklara dur der! Üstelik köle edinmeyi de başkasına köle olmayı da yasaklar!


Bu ayetlerin getirdiği bir diğer gerçekte, Allah’ın bizle savaşmayan bizi yurtlarımızdan çıkarmayan kimselere (inkarcı, müşrik kim olursa olsun) iyilik yapmayı da yasaklamıyor oluşu. Fakat burada, gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: birine iyilik yapmakla, onunla dostluk kurmak başkadır. Birine iyilik yapıyor olmamız, onunla dost olmamızı, özel bir yakınlık kurmamızı gerektirmez. İyilik yaptığımız her insanı dost olarak görmemizi de gerektirmez.
Bugün bir doktorun, yolda gördüğü bir kimseye sağlık müdahalesi yapması bir iyiliktir. Bunu inkarcı, müşrik, mümin sorgulamadan yapar, kim olsa önümüzde bayılan bir insan görsek, yardım çağırmayı seçeriz. İnancını sorgulamayız. Birisi yol tarifi sorsa, ona yardım etmemiz de iyiliktir. İnancını sormayız. Bir öğretmenin inancını sorgulamadan bütün öğrencilere bilgi öğretmesi, ders anlatarak yardım da bulunması da bir iyiliktir. Okulda/işte bize her hangi bir konuda danışan ve yardım isteyen bir kimseye karşılık vermemiz de iyiliktir. Örneğin, bizden ders/iş konusunda bir şey soran kişi ateistte (Allah’ı inkar eden kişiyse), bu durumda ona yardımcı olmak bir iyiliktir. Unutulmaması gereken şudur ki, bu iyilikleri yapmak onlarla dostluk kurduğumuz, dost olduğumuz, bir yakınlık kurmamız gerektiği anlamına gelmez!


Gene aynı şekilde, adalet gereği, inkarcı veya müşrik her kim olursa olsun öldürülmeleri, zulüm görmeleri gibi durumlarda adaletten yana olmak, bu haksızlığa karşı çıkmak, tepki göstermekte bir mümin davranışıdır. Zulme uğrayan bir ateistse, unutulmamalıdır ki onun imtihanı hala devam ediyor, haksız yere öldürülmüşse de, bu haksızlığa göz yummamak bizim imtihanımızdır.


Hakim, mağdur olan her kişi ile; doktor, her baktığı hasta ile; bizler her iyilik yaptığımız kişi ile dostluk oluşturmuyoruz. Zekat veren kişiler, zekat verdikleri kişilerle ille de dost olmuyor.


Saffat Suresi 51 ve 57.ayetler arasında cennete gitmiş bir müminin sözleri de, bazıları tarafından inkarcı ve müşrikleri dost edinebileceğimiz yönünde yorumlanmış.

Ayete bakalım:
İçlerinden bir sözcü şöyle der: "Benim yakın bir arkadaşım vardı."
Derdi ki: “Sen gerçekten şunu tasdik edenlerden misin?”
“Biz, ölüp, toprak ve kemik haline geldikten sonra, gerçekten cezalandırılacak mıyız?”
Dedi: “Siz de bir araştırır mısınız?”
Araştırdı, nihayet onu cehennemin ta ortasında gördü.
Dedi: “Vallahi az kalsın, sen beni de buralara düşürecektin.”
“Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de şurada toplananlar arasına girmiş olacaktım.(Saffat Suresi, 51 ve 57.ayetler)

Görüldüğü gibi, cennete gitmiş mümin birisi, dünyada ateist bir kimse ile arkadaşlık kurduğunu söylüyor. Buradan yola çıkılarak, bu ayeti inkarcı kimselerle dost olabileceğimize yorulmuş.

Halbuki, bu ayetlerden inkarcılarla dost olabileceğimiz sonucunu çıkarmak zorlama olacaktır.

Bu ayette bahsi geçen mümin kişi, pekala bu ateist kişi ile bir dönem yakın arkadaşlık kurmuş olabilir. Fakat, bu mümin kişinin, bu inkarcı kimse ile dostluğunu sürdürdüğü sonucunu çıkaramayız. İman ettikten sonra ya da takvada ilerledikten sonra onunla ilişiğini kesmiş olabilir, mesafe koymuş olabilir ve o eski dostluğunu bitirmiş olabilir. Tebliğ yapma yönünde yakınlık kurmuş olabilir, bunu da arkadaşlık şeklinde tanımlamış olabilir. Bunun aksi iddialarını bu ayete bakarak ortaya atamayız. Mümin olan ve cenneti kazanmış bu kimse sadece bir dönem, bu inkarcı kimse ile yakın arkadaş olmuş olabilir. Hatta sadece yakın bir diyalog ortamı olup, arkadaş olarak tanımlamış da olabilir. Üstelik, bu kişi ile dostluğunu bitirmeyerek bir hata yapmış da olabilir, ama cenneti kazanan kimsenin günahlarının affedildiğini biliyoruz, Allah da onu affetmiş olabilir.
Kendimden yola çıkarak bu durumu örnekleyeyim ki, bu durum biraz daha net anlaşılsın. Mümin olmadan ve henüz mümin olmamın ilk zamanlarında ateist arkadaşlarım vardı. Onlarla çok samimiydim. Daha sonraları, takva yoluna konsantre olmamı engelledikleri ve artık aramda onlarla bir bağ hissedemediğim için onlarla ilişiğimi kestim. Hatta içlerinden biriyle çok çok samimiydim. Allah dilerse, affını kazanıp cennete gidersem, pekala şöyle bir cümle kurmam tuhaf olmaz: “Benim inkarcı bir arkadaşım vardı, ona ne oldu acaba, cehenneme mi gitmiş?” Çünkü, o insanı tanımlamamız için bu şekilde anlatım yapmamız gerekiyor.

Aslında bu konuşma şeklini daha bu dünyada bile günlük hayatta yaşıyoruz. Bir süre önce dost olup dostluğu bitenler, bir süre sonra eski dostundan bahsederken, “Benim şöyle bir dostum vardı o ne yapıyor?” şeklinde sorabiliyor.

Bu ayet, sadece mümin olup cennete gitmiş birinin, dünya hayatının bir kesitinde, inkarcı bir kimse ile sohbet edecek denli yakın olduğunu, böyle biri ile bir müddet yakın arkadaşlık kurmuş olduğunu gösteriyor. Daha sonra bu dostluğu kesmedi diyemeyiz. Ayrıca, kesmemiş olsa bile Allah da affetmiş olabilir. Yakın dost olmamamıza rağmen, yazıda anlattığım gibi, mecburi bir arada olduğumuz insanlardan bile bahsederken arkadaş tabirini kullanabiliriz. Bu tabir, tanıdığımız ve bir şekilde sürekli etkileşim halinde olduğumuz insanlar için de kullanılabiliyor. Ben de hala daha eski tanıdığım ateist kimselerden bahsederken, ateist bir arkadaşım vardı diyerek, ibretlik gördüğüm diyalogları anlatmaya başlayabiliyorum. Ahirete gittiğimde de (Allah dilerse) benimle aynı şeyi yaşamış kişilerin aynı söz zincirini hem bu dünyada hem ahirette kullanmaları garip olmayacaktır.

Üstelik bu ayet, onlarla arkadaşlığın bir mümin için ne kadar tehlikeli olabileceği yönünde uyarıyor. Vallahi, az kalsın, sen beni de buralara düşürecektin. (Saffat Suresi) Bir müminin, kendisine kötü etkileri olan kişilerle ilişiğini kesmesi, zaten en mantıklı şık olacaktır.


İnkarcı veya müşrik kimselerin tövbe edip, hallerini düzeltip, Allah’a yönelmeleri durumunda, onlarla dostluk kurmamız da ise bir sakınca yok.

Ancak tövbe edip hallerini düzelterek Allah’a yapışan ve dinlerini samimiyetle Allah’a özgüleyenler müstesnadır. İşte böyleleri, müminlerle beraber olacaktır. (Nisa Suresi, 146.ayet)


Kuran'a göre şirk ve inkar, kişinin kendisine yapacağı en büyük zulümdür. Bu da zalimliktir. Unutulmamalıdır ki, zalimlerin dostu ancak zalimler olmalıdır:

Şüphesiz, zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise sakınanların dostudur. (Casiye Suresi, 19.ayet)


Önemli bir hatırlatma yapmalıyız ki, Kuran’a göre müminlerin bir arada olması, bölünüp parçalanmaması, ateşten çukurun kenarından kurtulmaya benzetilmiştir. Kuran müminleri kardeş olarak nitelendirir.

Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı.
(Ali İmran Suresi, 103.ayet)

Ve lakin, unutulmaması gereken nokta şudur ki, müminler; inkarcı veya müşrik kimselerle bir araya gelebilir, aynı sofraya oturup Allah'ın yoluna çekmeye çalışıp, onlara güzel öğütler verebilirler. Burada önemli olan, onlarla kurulan bu iletişimlerin tamamen İslam'ı tebliğ amaçlı olması. Bizim hayat felsefemize göre, aslında onları Allah'ın yoluna çağırarak onlara en büyük iyiliği yapıyoruz aslında. Onların edindiği dostların yaptığı en büyük iyilikten daha da büyük bir iyiliği yapmış oluyoruz. Bu açıdan da, müminler gönüllerinde dostluk bağı duymasa da, aslında inançları gereği onları doğru yola yöneltmeye çalışarak onlara en büyük iyiliği yapıyor. Bunun baskı ile değil, bilgi alış-verişi yöntemi ile yapılması ise Kuran'a göre bir şart. Bu da gösteriyor ki aslında müminler mesafe koysa da, bu onların barışçıl olmalarına engel değil.

Görüldüğü gibi, Allah müminlerin birlik olmasını istiyor. Müminler arasında barışın sağlanmasını güzel olarak gösteriyor. (Bkz: Hucurat Suresi 10.ayet). Barışın daha hayırlı ve güzel olduğunu görüyoruz. Tabi tüm bunlara rağmen, dünyevi hırslar ve çıkarlar uğruna, mümin dostlarını bırakan insanlar olabilir. Oysa mümin bir kardeş edinmek, çok değerli bir imkana kavuşmak demektir, bu da dünyevi çıkarlardan üstün görülmelidir. Bu konu hakkında da şu yazıyı tavsiye ediyorum:

Unutulmamalıdır ki Kuran’da ancak bize karşı savaş açanlarla, savaş yapılabilir. Kuran’a göre Cihad, bilgi ve tebliğ yolu ile yapılır. İnkarcılara, Allah’ın indirdiği delilleri sunarak meydan okumamız gerekir. Kuran’da bütün Peygamberler cihadı bu şekilde yapmıştır. Muhammed Peygamberimiz ancak açıkça savaş açanlar ile savaşmıştır, yani savunma savaşı yapmıştır. Çünkü Kuran’a göre müminler, durduk yerde küfre sapmış olsalar da hiçbir topluluk ile savaşamaz. Ancak, o topluluğun müminlere karşı açıkça savaş açmış olması, dinleri için kan döküyor olmaları, bizleri toprağımızdan sürmeye çalışmaları durumunda onlarla savaşılabilir. Bunun tersini iddia edenler ancak ayet cımbızlayarak, ya da uydurma kaynaklardaki sözleri dini emir sanarak bize karşı çıkarlar.

Kuran’a göre kölelik yasaklanmıştır:
http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/kuran-koleligi-kaldrmstr.html


Hristiyan ve Yahudilerle dost olabilir hatta onlarla evlenebiliriz. Fakat burada, dikkat edilmesi gereken nokta şirk koşanları ile evlenmemizin yasak olduğudur, hatta şirk koşanları ile dostta olamayız. Allah, içlerinde şirk koşmayanlar olduğunu bildirmiştir. Günümüzde de, örneğin üçleme gibi şirk inancını reddeden Hristiyanlar vardır. Bu konuda da şu yazı okunabilir:


Yazıda, Kuran’a bütüncül bakmamız gerektiğini söyledim. Bunun nedeni, Allah’ın, ayetleri gene Kuran’da, ayetler aracılığı ile açıkladığını bildirmesidir. Kuran’a göre, Kuran en güzel tefsirdir. Bu konuda aşağıda verdiğim linkler aydınlatıcı olacaktır. 

İslam’ı uydurma kaynakların peşinde yaşarsak yani apaçık Kuran ile çelişen rivayet kültürünü/nakil zincirini takip edersek, aslında tam da yaşanması gereken din, Işid’in dinidir. Hadisler hem kendileri içinde hem de Kuran ile çelişen, Peygambere atılan iftiralardır. Kuran’a göre dini kaynak ancak Kuran’ın kendisidir, Kuran dışında uyulması gereken başka bir vahiy kaynağının olmadığı bellidir.

Peygamber yalnızca Kuran’ı tebliğ etmiş, hadis adı altında herhangi bir kaynak zinciri oluşturmamış, yalnızca Kuran’ı uygulamıştır. Bu konu hakkında da şu çalışmalar incelenebilir:

Teşekkürler.

Allah Var  blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz:


10 Nisan 2016 Pazar

Allah'ın Yarattığı Nimetleri Bozmak Şeytan İşidir!





Şu anda yeryüzünde para uğruna sayısız çirkinlikler yapılıyor. İnsanları kötülüğe, çirkin işlere, dünyalık yaşamaya çağıran sayısız propagandalar mı dersiniz; adaletsiz gelir dağılımı mı dersiniz; bir sürü bozgunculuk türü saymak mümkün.
İnsanların ruhsal ve bedensel sağlığına karşı savaş açanlar bin türlü…
Bir de insan sağlığına dolaylı gözükse de aslında bire bir savaş açanlar var. Doğaya, hayvanlara, doğal gıdalara, Allah’ın en güzel biçimde kurduğu doğal sisteme karşı bozgunculuk yapanlar var. Şehirlerin öylesine düşünülmeden, tamamen para kazanmak için, bilinçsizce beton yığınlarına çevrildiği, insanlara ailesi ile doğru düzgün nefes almaya bile yer bırakılmadığı, hele ki büyük şehirlerde artık bahçe görmenin lüks sayıldığı ülkemiz, doğaya karşı bozgunculukta tek başına değil. Yeryüzünün her yerinde, neredeyse bütün insanlık doğaya karşı savaş açmış durumda.
Nehirlerin kirletilmesi, ormanların yok edilmesi, kutup ayılarının neslinin tükenmesi gibi klasik olayları saymayacağım. Birebir aslında tecrübe ettiğimiz temiz havadan, gerçek/doğal gıdalardan mahrum bırakılmamız gerçeğini hatırlatmak isterim. Şuanda soframıza gelen, evimizde buzdolabına giren pek çok gıda maalesef aslında doğallıktan çok uzak. Kendi adıma söyleyeyim, gerçek bir karpuzun, domatesin tadını alamadığım bir yaz geçirdim. Para kazanmak uğruna yumurtanın, domatesin, her çeşit meyvenin, tohumun, tavuğun, hayvan etinin, pek çok şeyin yapısını değiştirdiler. Yapay gıda mı olur? Allah zaten en kaliteli halini bizler için tasarlamış, olması gerektiği zamanda besinleri ne şekilde sağlımıza yarar halde faydalanabileceğimizi göstermiş.
Bundan çok değil, belki yirmi sene önce, durum daha farklıydı. Köy yaşamı görmüş bir insanla sohbet ettim. “Tavuklar böyle değildi, domatesi keserken kokusu yayılırdı, her şey doğaldı” diyor. Bense, domatesin zehir gibi tadından ötürü çöpe attığımı bilirim, resmen içi ilaç kokuyordu. Araştırmama göre, eskiden 90 günde yetiştirilen tavuklar, artık 1.5 aylık bir yaşama mahkum ediliyor. Sahte/kimyasal yemler kullanılarak veya genetik oyunlarla, hem hayvanların hem onlardan beslenen bizim sağlımız bozuluyor. O kadar kötü koşullarda, karanlık, daracık, hareket edemeyecekleri yerlerde yaşıyorlar ki. Bunun kötülüğünü ise aslında bizler görüyoruz.
Doğal bir şekilde büyütülmeyen tavukları yemek demek; aslında kendi kendimizi zehirlemek demek. Dana, inek, koyun gibi hayvanların da benzer şeylere maruz kaldığını söylememe gerek yok sanırım? Yediğiniz etin sağlıklı olduğundan emin misiniz? Ben değilim. Tüm bunlar çabuk ve çok sayıda üretip, daha fazla kazanmak uğruna. Halbuki, her şeyin doğalını uyguladığımızda gene kazanacaklar, bizler de her şeyin daha sağlıklısını yiyeceğiz. Üstelik doğalını uygulamak, geniş çerçeveden bakıldığında, daha ucuz bir üretim anlamına bile gelebilir. İzlediğim bir belgeselde, besinlerin dayanıklılık adına, genetik olarak değiştirilmesinden bahsediliyordu. Her yıl Amerika’da 73.000 kişi gıdaların yanlış üretiminden ötürü, yediklerimizde üreyen E.coli bakterisi yüzünden ölüyormuş. Fast food zincirlerinin kullandığı etlerin bozulmadığını (!) ufak bir araştırmayla bulabilirsiniz. Marketlerdeki gıdaların aslında ne kadar güvenilmez olduğunu da içindekiler bölümünü inceleyip anlamak hiç de güç değil. Şeker hastalığı, kalp rahatsızlıkları gibi pek çok hastalığın görülmemiş oranlara geldiğine girmiyorum, tüm bunların neticesini insanlık en başta kanser olmak üzere birçok hastalıkla ödüyor.
Tüm bunlar yüzünden, yararlandığımız hayvanlara iğrenç bir hayat yaşatılıyor, hem de bire bir bizlere yaşatılıyor. Fabrikalarda yetiştirilen tavuklar, biz daha çok yiyelim diye öyle oyunlarla şişiriliyor ki, kendi ağırlıklarını bile taşıyamıyorlar. İlk kez doğa ile buluşan ineklerin, nasıl çayırlarda zıplaya zıplaya sevindiklerinin gösterildiği videoyu belki izlemişsinizdir. Çayıra ayak basmayan inekler olduğunu ve hatta bizlerin de bu ineklerle besleniyor olduğunu düşünmek durumun vahametini açığa çıkarmaya yetiyor.
Şuanda yeryüzünde doğal gıdaların ciddi anlamda birileri tarafından, bizleri kötüye götürecek şekilde değiştirilmesi söz konusu. Çiftlik hayvanı dediğimiz, bizim etlerinden faydalandığımız pek çok hayvanların doğallığının bozulması söz konusu. Hem meyvelerin hem hayvanların gerçek yaratılışını; pek çok şeyin aracılığı ile (yemler, ilaçlar, yetiştirme, genetik müdahaleler vs) değiştiriyorlar. Oysa, hayvanları doğal ortamlarında, açık havada büyütürsek, onlar zaten doğal bir şekilde beslenir, bu doğrudan bizim sağlığımızı da iyi yönde etkiler, hatta doğal yaşadıklarından, işletmelerin pislik temizlemek için harcadıkları giderler bile en az seviyeye düşer.
Kuran ise, işte tam da bu anlattığım olayların, hayvanların ve gıdaların yaratılışının bozulmasının aslında şeytanın bir emri olduğunu söylüyor ve bizleri temiz gıdalar yemeye teşvik ediyor:
Sana kendileri için nelerin helal kılındığını soruyorlar. De ki; “Sizin için temiz ve iyi şeyler helal kılındı… (Maide Suresi, 4)
Allah sağlıklı ve iyi beslenmemiz için sayısız güzellikte gıdalar yarattığına dikkat çekiyor, birileri de gelip işte bu gıdaların, meyvenin, hayvanların yaratılışını, doğal halini bozuyor (Bkz: Nahl Suresi 114.ayet). Doğaya karşı bozgunculuk zaten açıkça Rum Suresi 41.ayette yasaklanmış.
Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)
Ayetlerde de bahsedildiği gibi, görüyoruz ki, doğal yaratışı bozmak, hayvanların doğal yaratımı ile oynamak, gıdaların doğal yapısını bozmak şeytanın pisliğidir ve eğer müminsek şeytanın adımlarını izlemememiz gerekiyor.
“Yemin olsun, onları saptıracağım, onları hurafelere iteceğim. Onlara mutlaka emir vereceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara muhakkak emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı yandaş edinirse açık bir hüsrana kesinlikle yuvarlanmış olacaktır. (Nisa Suresi, 119)
Allah’ın yarattıklarını bozmak, doğal yaşamı tahrip eden fiiller şeytan işidir. Bu yüzden doğayı tahrip eden her türlü kötü davranışa, müminler karşı durmalıdır. Bu da fabrikasyon pazara değil elimizden geldiğince organik pazara dönmekle olur. Bizler organik ürünler talep ettikçe, üreticiler de ister istemez talep edileni üretme durumunda kalacak. Arz/Talep meselesi organik üretimi arttıracaktır. İnsanlar neye yöneliyorsa, üreticiler de onu yatırım olarak görüyor.

Gıdalara, hayvanlara, insanlara, doğaya karşı açık bir zulüm işleniyor, hem de görüldüğü gibi Allah’ın pek çok emri görmezden geliniyor. İnsan sağlığına zarar veriliyor, doğal gıdalar bozuluyor, doğal işleyiş para uğruna heba ediliyor. Oysa Allah Kuran’da bize helal ve temiz gıdalar yememiz gerektiğini bildiriyor:
Ey iman sahipleri! Size verdiğimiz rızkların temizlerinden yiyin ve – eğer kendisine kulluk ediyorsanız – Allah’a şükredin. (Bakara Suresi, 172)
Zararlı gıdalardan kaçabildiğimiz kadar kaçmalı, aşımıza zehir katan pazara para kazandırmamalı ve insanlarca bozulmamış temiz gıdalara erişmek için çabalamalıyız. İslam, işte böylesi güzel bir yaşam peşinde duyarlı kafalar istiyor. Tıpkı Kuran’da örnek gösterilen Ashabı Kehf’in yaptığı gibi:
…“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Fakat çok dikkatli davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin. ” dediler. (Kehf Suresi, 19)
Hayvanların otlanması için dünyada yeterince geniş araziler var. Hem bizler için, hem hayvanlar için dünyanın büyüklüğü oldukça yeterli. Dünya’da besinler içinde fazladan rezervler mevcut. Günlük kazancı trilyonları bulan küçük bir kesim ve bunca nimetler içinde açlık çeken milyonlar var. Boş arazileri, insanların en sağlıklı biçimde yaşamlarını sürdürmeleri yönünde kullanmamız gerekiyor. Bu da doğayı en iyi şekilde korumak, hayvanlara da doğal yaşamlarını geri vermek demek. Her yere bina dikelim, olmadı başka şeyler inşa edelim ki hep boş arazilerden para kazanalım, ağaç filan kalmasın mantığı büyük şehir insanının psikolojisini de bozmuş durumda. Psikologlar her bahar geldiğinde, depresyon, stres, kaygı gibi büyük sorunları aşmak için insanlara temiz havada yürüyüşler tavsiye ediyor. Sokakta yürürken, evlerin önünde bahçe görmek imkansızlaştı ama bazı özel ailelerin(!) evlerinin balkonuna havuz yaptırma modası başladı. Para için elbette tüm bunlar. Halbuki, kaliteli şehir planlama yapılsa, bütün evler arasında belirli mesafe kuralı olsa, her evin önünde küçükte olsa oturulacak, bitkiler dikilebilecek alanlar ayrılsa, çok katlı yapı tarzlarının yol açtığı görüntü kirliliği ortadan kalksa insanoğlu için daha hayırlı sonuçlar doğacak.

Hayvanların doğal beslenme, barınma, büyüme şartlarını değiştirmek insanlığa karşı işlenen bir suçtur. Bizim de doğal gıdalarla beslenme hakkımızın ihlal edilmesi demektir. Allah’ın yarattıklarının nasıl değiştirildiğini çok güzel anlatan Food, Inc. (Türkçe çevirisi Gıda, Ltd. ) belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. 2009 da gösterilmiş bir belgesel. Vikipedi’de şöyle tanımlanmış:

6 Nisan 2016 Çarşamba

Kuran’a Göre Hayvanlara Eziyet veya Tecavüz Edilebilir mi? Hangi Amaçlarla Hayvanlar Öldürülebilir? Onlar da Tekrar Diriltilecek mi? Av-Avcı Sistemini Yaratan Allah Kötü mü?

Not: Bu yazı detaylı bir çalışmadır. Size uzun gelen yazılarımı elbette günlere yayarak okuyabilirsiniz.

HAYVANLAR BİZİM EMRİMİZE VERİLMİŞTİR
Kuran’da Hayvanlardan Nasıl Bahsedilir?
Hayvanlara eziyet edilmesi gibi, pek çok konunun Kuran’da yer almadığı söylenmektedir. Bu iddialara ve dahası iddialara cevap niteliği olarak bu yazıyı yazma gereği duydum. Elimden geldiğince, hayvanların Kuran’da nasıl bahsedildiğini göstererek, kafadaki sorulara cevap vermek istedim. Yazının başlığında yer alan soruları kapsayan, ama daha geniş bir yazı hazırladım. Yazı ilerledikçe başlıktaki sorulara da cevap vereceğim.
Kuran’da hayvanların yaratılışa bir delil olarak sunulduğunu görmekteyiz. Hayvanlar, Kuran’a göre, hem Allah’ın yaratma delili olarak gösterilerek değer verilmiş canlılardır, hem de bizlere kendilerinden yararlanmamız için nimet olarak hizmetimize sunulmuşlardır. Binek olarak hayvanların kullanımına, onlardan çeşitli gıdalanmalara dikkat çekilmektedir. Süt, peynir, yoğurt, yumurta gibi gıdalar hep emrimize verilen hayvanlardan sağlanmaktadır. Arının bizler için bal üretmesine, hayvanların güzel etlerinden gıdalanmamıza da dikkat çekilmektedir. Hayvanların derilerinden, sütlerinden, içeceklerinden, yünlerinden, etlerinden yararlanmaktayız. Hem giysilerimiz için de onları kullanabilmekteyiz. Tabi burada hayvanlara eziyet ede ede derilerini kullanan canilerden bahsetmiyorum. Doğal yöntemlerle hayvanlara zarar vermeden kullanılmalarından bahsediyorum.
Hayvanlar bizim emrimize verilmiştir. Büyük nimetlerdendir. Ayrıca kainatta yaratılan her şey Allah’ın bir delili (ayet) olarak ifade edilir Kuran’da.
Ve sizin yaratılışınızda, her yana yaydığı canlılarda, kesinliği yakalayan bir   topluluk için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4)
Tüm çiftleri de yaratan O’dur. Ve O, sizin için gemilerden ve hayvanlardan binmekte olduğunuz şeylere de vücut verdi; Ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra oraya kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayıp da şöyle diyesiniz: Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin! Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık. (Zuhruf Suresi, 12 ve 13)
Biz o büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın kutsallık nişanları arasına koyduk. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar sıralanmış halde ayakları üzerine dururken, üzerlerine Allah’ın ismini anın. Yanları yere yaslandığı zaman da onlardan yiyin; isteyen yoksulu da istemeyen yoksulu da doyurun. Allah o hayvanları sizin hizmetinize verdi ki, şükredebilesiniz. (Hac Suresi, 36)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde, hayvanların bize boyun eğdirildiği belirtilmiştir. Ayrıca onlardan gıdalanırken üzerlerine Allah’ı anmamız ve şükretmemiz belirtilmiştir. Hayvanlardan bu şekilde yararlanıyor olmamız, Allah’a şükretmemiz içindir. Ayrıca bu ayette yoksulların da bu gıdalardan yararlandırılmasına dikkat çekilmektedir. Üstelik isteyene de istemeyene de… Bu ayetin öncesinde, belirli bir zamanda bunun yapılmasına dikkat çekilmemiştir, öncesinde yani 35. ayette müminlerin nimetlerden başkalarını yararlandıran kişiler olduğu belirtilmiştir. Yani sanılanın aksine, eğer müminsek, yoksulların da güzel besinlerden yararlanmalarını sağlamalıyız, belirli günlerde değil yalnızca. Allah’ın bu emri, günümüzde gelenekçi zihniyetin uyguladığının tersine, sadece kurban bayramına has bir emir değildir. Zaten Kuran’da özel olarak kurban kesilmesi gereken bir bayramdan bahsedilmez, hac ibadeti yapanlara kurban emri verilmiştir.
Onların etleri de kanları da Allah’a asla ulaşmaz; fakat sizin takvanız O’na ulaşır. Onları size bu şekilde boyun eğdirir ki, sizi hidayete erdirdiği için Allah’ı yücelterek anasınız. Allah’a teslim olanlara müjde ver.
(Hac Suresi, 37)
Bir kısmından binek edinesiniz, bir kısmından yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratan, O Allah’tır. (Mumin Suresi, 79) 
Günümüzde, bazı insanların hayvanları yemeyi canilik olarak gördüklerine şahit olmaktayız. Bu inanç sadece günümüzde rastlanmamakta. Eski zamanlarda da, bazı uydurma inanışlar aracılığı ile, insanlar arasında yayıldığı bilgisine sahibiz.
Örneğin, İnka Uygarlığının vejetaryen olduğu söylenmektedir, mani dininde et yemek yasaktır, genelde  Uzakdoğu bölgesinde bu inanç görülmektedir. Et yemenin iğrenç olduğu söylemi, bizim ülkemizde her hangi bir inanca sahip olmayan insanlar arasında da rastlanabilir. En yaygın olaraksa, ruhçu inanışlara sahip olan insanlar arasında görülür.
Allah’ın indirdiği din ile alakası olmayan Uzakdoğu öğretilerinde et yemenin canilik olduğu inancına sıkça rastlamak mümkün. Allah tarafından tek gönderilen ve gerçek olan din İslam’dır. Bunun dışında hiçbir inancın, mistik felsefenin, spiritüalizmin mantıki bir delili yoktur.
Günümüzde tamamen Uzakdoğu kültüründen gelme inanışlar çeşitli yollarla insanlara kabul ettiriliyor. Hayvanları katletmenin tekrar hayvan olarak dirilen insanları yeme ya da haşa Allah’ın bir parçasını katletme gibi inanışlar, alternatif tıp maskesiyle, bu gıdaları yasak ederek aramıza sokuluyor. Temiz ve yararlı olan bu gıdalar kötü gösteriliyor.
Bugün alternatif tıp, doğal yaşam gibi felsefelerin bir kısmı (bazı söylemler doğru da olsa) Uzakdoğu’dan ediniliyor. (Bknz: Akupunktur) Et yemenin kötü olduğu inancı da Uzakdoğu kaynaklıdır. Uzakdoğulu sahte dinlerin sahte bilgeleri tarafından edinilmiş bir bilgidir ve aslında sağlığa zararlı diye gördüklerinden değil, tamamen dini inançları gereği et yemezler. Uzakdoğu’nun yoga gibi usullerini alıp buraya getirenler, et yememe inancını da yaymaya kalkıyorlar. Ayrıca, Hindistan’da inek de kutsal ve onu yemek tanrının bir parçasını yemek demek.
Bu bölgedeki bazı inançların, insanlar var edildiğinden beri, bildirilmiş İslam dininin dejenere edilmiş hali olduğunu düşünüyorum. Yoganın güneş doğmadan önce ve battıktan sonra, Allah’ı anma emrinden kalma, daha sonra bozulan bir ritüel olduğunu düşünmek mümkün. Ayrıca, Kuran’a göre bazı topluluklara, yaptıklarına ceza olarak, Allah bazı hayvanları yasaklayabilir. Hatta bu konuda İsrailoğullarına bazı hayvanların haram edildiğini görüyoruz. Eski toplulukların bazısına özel olarak gelen bu yasak, daha sonra bozulup dini bir kural halini almış olabilir.
Yaratılmışların Tanrının parçası(uzantısı/uzvu) olduğu inancı da İslam dinine sokulmaya çalışılmıştır. Evren’in bilinçli bir şey olduğu öne sürülmüş, her şeyi yaratanın evren olduğu gibi mantık dışı iddialar öne atılmış, Tanrının evrenin kendisi olduğuna dair sapkın inanışlar türemiştir. Bu inanışlar hayvan etini yasaklamaya kadar varmıştır. Hatta mani dininde, daldan bir meyveyi koparmak bile aslında kötü bir fiildir.
Kuran’a göre Allah tektir, yaratılmışlardan bağımsızdır, onun dışındaki her şey daha sonra yaratılmıştır ve yoktan var edilmiştir. Ayrıca Kuran’a göre, Allah doğmamış ve doğurmamıştır. Yani, Allah’ın bir parçası olarak hiçbir şey oluşmamıştır. Doğa, Allah’ın bir parçası olamaz, doğadaki hiçbir şey de… Kuran’a göre Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Eğer bizler, dış dünyada gördüğümüz bir şeylerin Allah’ın parçası olduğunu söylersek, haşa, onu bir şekilde bir şeye benzetmiş oluyoruz… Tamamını olmasa da, bir kısmını benzetmemiz bir şeyi değiştirmez. Maalesef, bugün bile genellikle kadınların izlediği programlarda, ruhçu inançları yaymaya çalışan insanların, “çocuğumda Allah’ı görüyorum, aslında o Allah” gibi sözlerine rastlamak mümkün. (haşa)
Ruhçu inançlardan bağımsız olarak, tamamen kendi düşüncesi olarak da, et yemek kötüdür diyenler var elbette. Hayvanların etlerinin yenmesini canice gösterenler, Allah’ın yarattığı bu temiz ve güzel gıdaları yasak etmeye kalkmaktadırlar. Bu konuda, Kuran’da ağır eleştiriler vardır. İnsanları bu yüzden cani ilan edenler, doğada antilop ile beslenen aslanı cani ilan edememektedir. Allah’ın indirdiği ahlak, hayvanların davranışına göre belirlenemez evet; ama bu söylemleri edinenlerin, bazı konularda doğadaki hareketleri örnek gösterdiğine şahit olmaktayız, bunu yapanlardan aslanları seri katil ilan etmelerini beklemekteyim. Eğer Allah, ahlak yasaları bildirmeseydi, işte her konuda görüldüğü üzere, rahatlıkla karşıt inanışlar olacaktı. Bir davranış kimilerine göre kötü, kimilerine göre iyiyken, insanlar arasında ahlak diye bir temele dayandırılamayan, belirsiz davranışlar olacaktı. Şuanda bazıları hayvanlardan beslenmeyi canice görürken, bizler olağan ve güzel bir davranış olarak görmekteyiz. Bu gerçekte, ahlakın insan eline bırakıldığında nasıl belirsiz bir kavram olduğunu da kanıtlıyor. Hayvan etinin insan vücuduna faydaları saymakla bitmez. Et yememek, insanın kendi tercihi, Kuran’a göre et yemeyen insan günah işlemiş olmaz. Ben, et yemeyi canilik olarak göstermelerine karşıyım, çünkü bu söylem, Kuran ahlakına göre doğru bir söylem olmuyor. Böyle bir sorunu olanlara psikolojik tedavi önerebilirim, onlar da daha çok sağlıklı olabilsin diye, ama illa ki çözülmesi gereken bir sorun olarak da görmüyorum.
De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü, güzel, temiz rızıkları kim haram etmiş? (Araf Suresi, 32)
Aslında, bu iddianın sahipleri, bitki yemeyi de bir nevi canlı katli olarak görmelidir. Bu yaklaşımın, buraya kadar varabileceğini zaten mani dini gibi inançlarda görebiliriz.
Tabi hayvanları öldürüp, etleri yemek canice değildir deyince, Allah’ın ahlak yasalarından habersiz insanlar, siz hayvanlara eziyet ediyorsunuz demeye başlıyor. Bir şeyi öldürüp etini yiyorken, o hayvanı durduk yere kırbaçlamak daha hafif bir şeydir, gibi bir algı oluşuyor. İşte, bizim burada yapmamız gereken, hayvanların etini yemenin bir nimet olduğunu ispatlamak ve bazı şeylerin de, hayvanlara eziyet etme gibi; Kuran’a göre doğada bozgunculuk çıkarma kapsamında olduğunu göstermemiz lazım. Kuran’a göre bir canlıya insan olsun ya da olmasın durduk yerde eziyet edemezsiniz. İşte bu son cümleyi söylediğimde, akıllara şu soru gelecek; peki hayvanlar da Kuran’a göre insanlar gibi haklara sahip ve zulmedilemez sınıfta oldukları sayılabilir mi, onların da özel hakları olabileceğini düşünebilir miyiz? İşte, yazının devamında bu konuya değineceğim inşallah.
Bu konulara değinmeden evvel, ateistlerin bir iddiasını geçelim. Doğada bazı hayvanlar bazı hayvanları avlamakta olmasından ötürü, Allah’ın kötü bir İlah olduğunu söylüyorlar. Av/Avcı sistemini yaratan Allah, onlara göre kötü bir İlah oluyormuş.
Soru: Doğada aslan antilopları canice avlıyor. İşte bakın sizin Allah’ınız masum antiloba bunu yaşatan bir psikopat.
Cevap:
Hayvanların öldürülürken, bir bilinçle bu acıyı ne denli duyduklarını bilemeyiz. Bu konuda, bazı insanlar duygusal bir yaklaşım içine giriyor. Bu yüzden insan vücudunda ve hayvan vücudunda salgılanan adrenalin hormonundan da bahsetmek isterim. Heyecan, korku, panik anında vücutta salgılanan adrenalin hormonu, o anki acı hissinin duyulmasını engellemektedir. Yani, aslandan kaçan bir antilop, korku ve panik duygusu ile adrenalin salgılamaktadır. Yani, Allah pek ala böyle bir anda, ölürken, acı duymama, acı hissetmeme gibi özellikler yaratmıştır. İnsanlarda bile, gene korku/heyecan anında yaşanan yaralanmaları hissetmediklerini görebiliyoruz. Allah’ın, kendi vahyi ile hareket eden, başka hayvanlara yem olan canlılara, durduk yerde, acı çektirmemesi beklenilecek bir durum. Böyle bir sistemi aracı kılarak, bu canlıları koruyor olması çok mümkün. Ayrıca, bize göre acı çekiyor görülen bir hayvanın, başka bir bilinç halinden ötürü, acıyı algılamaması da mümkün. Allah bu yöntemle de, bu canlıları koruyabilir. Adrenalin hormonunun özellikleri saymakla bitmez. Bu hormon, gene korku/heyecan gibi durumlarda bireyin yapabileceğinden fazlasını yapabilmeye neden olabilmektedir. Örneğin, normalde mücadele etmeye gücümüz yetmeyeceği bir insanla, korku anında normal üstü efor göstererek, kendimizi koruyabiliriz. Normalde, kaldıramayacağımız bir ağırlığı kaldırabiliriz. Ayrıca, aslanların antilopları yemesinin, zalim bir Allah’ın eseri olduğu iddiasını da, işte bu adrenalin hormonunun işlevi ile çürütmek mümkün. Görüldüğü gibi, Allah bizim bile aklımıza gelmeyen, nice ayrıntıyı özel olarak tasarlamıştır. Ayrıca, hayvanlar bizler gibi, özel olarak yaratılmış canlılardır ve Allah’ın vahyi ile hareket ederler. Onların nasıl bir bilinç halinde olduklarını bilmiyoruz.
Kuran’da pek çok yerde hayvanlardan bahsedilmektedir, insanlarla hayvanların bir arada olması hakkında da örnekler vardır. Örneğin, Neml Suresi 20.ayette Süleyman Peygamberin Hüdhüd kuşunu bilgi toplamak için kullanmasına dikkat çekilmektedir. (Ayrıca Süleyman Peygamber hayvanlar ile konuşabilmektedir.) Yani, hayvanlarla iç içe olmak, onları bazı amaçlar için kullanmak eleştirilemez. Sevgi duygusu ile de besleyebiliriz ayrıca. Kuran buna hiçbir eleştiri getirmemiştir, hatta yazının ilerisinde bu konuda bir ayet paylaşacağım, hayvan beslemenin bizler için güzellik olduğuna dair bir örnek var. Sevgi duygusu ile besleyip mutlu olmakta, hayvanları beslemek için bir sebeptir. Bu sebeple de hayvanları besleyebiliriz, bu konuda bir yasak yok. Ashabı Kehf’in de köpekleri vardı.
Belirttiğimiz gibi, hayvanlar yaratılış delilidirler. Yani kainattaki ayetlerdendirler ve dolayısıyla önemlidirler.
Üstelik Allah, Kuran’da sineği bile yaratılış mucizesi olarak göstermekten çekinmediğini belirtmektedir. İlk başta, sinek iğreti gelse de, özellikle günümüz teknolojisi ile mikroskop altında incelediğimizde, sineğin aslında ne kadar detaylı bir tasarımla yaratıldığını anlamaktayız. Yani, sineğin örnek gösterilmesi, Allah’ın en ufak bir canlıyı bile ne kadar detaylı yarattığını göstermektedir. Ayrıca, o dönemde sineğin aslında ne kadar detaylı oluşunun pek bilinmemesine rağmen örnek gösterilmesi de büyük bir delildir. Ayrıca, sineğin örnek gösterilmesinden anlamamız gereken bir başka şey de, doğada hiçbir canlının küçümsenemez oluşudur. Çünkü, her canlı Allah tarafından müthiş bir bilgelik ve tasarımla yaratılmıştır, hepsi Allah’ın ayet olarak gösterdiği canlılardır, bu yüzden hiçbir canlı Kuran’a göre gereksiz değildir.
Ey insanlar! Size bir örnek verildi; onu dinleyin. O Allah’ın yanında yakarıp durduklarınız var ya, hepsi bir araya toplansalar bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu bile ondan geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de… (Hac Suresi, 73)
Rabbin, balarısına şöyle vahyetti: “Dağlardan evler edin, ağaçlardan ve çardaklardan da… Sonra, meyvaların her türünden ye de boyun bükerek Rabbinin yollarına koyul.” Onun karıncıklarından, renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifa vardır. Derin derin düşünen bir topluluk için, bunda kesin bir mucize var.
(Nahl Suresi, 68 ve 69)
Görüldüğü gibi, hayvanlar, Allah’ın varlığının delili olarak gösterilmektedirler.  Bu yapıları ile gerçek birer mucizedirler. Üstelik Kuran’da hayvanlar arasında iletişim olduğuna dair örnekler de vardır. Günümüzde, bilim, hayvanlar arasında iletişim olduğunu kanıtlamıştır. Bu da Kuran’ın nasıl mucizevi bir kitap olduğunu bir kere daha göstermektedir. (Karıncalar arasında iletişime örnek olarak Neml Suresi 18 ve 19. ayetleri örnek verebiliriz.)
Kuran’da açıkça örnek olarak arılar, karıncalar gibi hayvanların vahiy ile hareket eden, yararlı oluşlar sergileyen canlılar olması; tüm canlıların harika yaratılışa dikkat çeken ayetlerden olduğunu anlamamızı sağlar. Üstelik karıncaların müthiş bir bilgi ile kendilerine yuvalar yapması, sosyete oluşturmaları, düşmanlara karşı savunma mekanizmalarına sahip olmaları, kendilerine has sosyal bir yaşayışları olması da ayrıca canlılığın ancak Allah tarafından yaratılabileceğini de düşünmemizi sağlar. (Sosyete: karıncalar gibi toplu halde ve iş bölümü yaparak yaşayan organizmalar grubu)
Bazı insanlardan, besledikleri ve çok sevdikleri hayvanlarının, eğer cenneti kazanırlarsa, onların da tekrar yaratılıp yaratılamayacağına dair sorular almaktayız. Evet, Kuran ayetlerine göre bu mümkün. Bu dünyada baktığımız, beslediğimiz, sevgi duyduğumuz canlılara; eğer cenneti kazanırsak kavuşabiliriz. Çünkü Enam Suresi 38.ayette açıkça hayvanların da tekrar diriltileceğine dikkat çekilmekte. Üstelik, cennette müminlere üzüntü veren hiçbir şey olmayacaktır. Benliklerinin arzu ettiği şeylere kavuşacaklardır.  Tabi, burada, tekrar yaratılan ve cenneti kazanan insanların, kötü isteklerinin olmayacağı, iyilik üzerine dirilen insanlar olduğunu, temizlenip arındırıldıklarını unutmamak lazım. Yani, Allah cennette nasıl bir sistem kuracaksa, neleri bizim için yaratacaksa, biz onlardan fazlasını arzu etmeyeceğiz. Orada, kötü olan şeyler olmayacak ve kötü olan şeyleri de arzu edemeyeceğiz. Allah’ın iyilik üzerine olan vahyi ile desteklenmiş olacağız. (Allah’ın vahyi iyilik üzerinedir. Cennette olursak, orada iyilik ve güzelliğe yönelmiş, kötülük ve kötü şeylerden tamamen yüz çevirmiş olacağız.)
Enam Suresi 38.ayetten yola çıkarak, hayvanlar tekrar diriltilecekse, onlara eziyet eden insanlar hakkında, şahitlik edebilirler. Tabi, Allah her şeyi görüyor, şahitliğe ihtiyacı yok, ama kötü insanlar orada eziyet eden hayvanlarla birebir yüzleşince, ezici/rezil duyguyu hissedebilir, dünyada Allah’ın büyüklüğünü anlamazken, bir kere daha ahirette ne kadar büyük olduğunu da anlayıp pişmanlık duyabilirler. Doğrusunu Allah bilir. Ne amaçla, neye göre diriltileceği yönünde tam bir bilgi yok. Allah hayvanları dirilttikten sonra onlara ne olacağını, ne yapılacağını da bildirmiyor. Fikir üretebiliriz bu konuda, elbette bu saydığım şeylerin gerçek olması mümkün.
Bu dünyada Allah’ın vahyine göre hareket eden canlılar, ahirette de gene Allah’ın vahyine göre hareket edebilirler. Yani, insana görünce mutluluk veren, güzellik duygusu yaratan bazı hayvanları cennette de görebiliriz. İnsana görünce iğretilik, korku, tiksinti veren bazı canlılar da cehennem ehli için yaratılarak; onlara bu kötü duyguları tattırma aracıları olabilirler. Doğrusunu Allah bilir. (Allah tarafından eziyet edilme amacı ile değil, burada birileri tarafından, orada bir örümcek yaşarsa, örümceğin ne suçu var gibi sorular gelebilir. Zaten, bu canlılar bu amaçla yaratılacak, ve bundan her hangi bir şikayet duyguları olmayacak diyorum. Örümceği burada belirgin bir örnek olsun diye veriyorum. Örümcek sevip, evinde besleyen insanlar da var sonuçta.) Fakat benim bu söylediğim, Kuran’ın söylediği bir şey değildir, Allah sadece hayvanları tekrar dirilteceğine dikkat çekiyor. Bu söylediklerim, benim olabilir ihtimali olarak, ürettiğim fikirler. Örneğin, Allah cennette dünyadaki meyvelere benzer meyveler olacağını söylüyor. Buradan yola çıkarak, böğürtlen seven biri olarak, cennette böğürtlen olabilir diyebilirim. Fakat, Allah açıkça cennette böğürtlen vardır, dememiş. Bunlar sadece bizim olabilir olarak gördüğümüz şeylere girer. Kesinlik taşımaz. Allah’ın cennette, bu dünyadaki hayvanlardan çok çok güzel hayvanlar yaratacağını da düşünüyorum. Görünce insana mutluluk, sevinç veren, tatlı hayvanlar… Bu dünyada bile görünce içimizde tatminlik olsun, Allah’ın kudretini takdir edelim, mutluluk duyalım diye nice nice canlıları yaratmış, onları rengarenk boyamışken, cennette çok daha çeşitli yeni canlılar da yaratılabilir.
Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde haşredilirler. (Enam Suresi, 38)
Görüldüğü gibi, Allah özel olarak kuşları örnek vererek, her canlının bizler gibi birer topluluk olduğunu belirtiyor. Açıkça görebileceğimiz gibi, Allah her canlıyı bizlere benzetiyor. Yani, onların da yeryüzünde bizler nasıl yaşıyorsak, her birimizin nasıl bazı hakları varsa, onlar da bizler gibi canlılar olduğuna göre, onların da bizlere göre bazı hakları olmalı. Nasıl bizlerin yeryüzünde yeme içme, eziyet görmeme, doğal hayatımızı sürdürme gibi haklarımız varsa; bizim gibi olan bu canlılarında böyle hakları var. Çünkü, Allah onları zaten bize benzetiyor ve onların da bizler gibi topluluk olduğunu söylüyor. Allah bize zararı olmayan topluluklara karşı bozguncu olmamızı, savaş açmamızı yasaklamıştır. Rum Suresi 41.ayette de doğa dengesini bozacak bozgunculuk yapmamızı da yasaklamıştır. Yani bizler, doğadaki hiçbir canlıya, doğal dengeyi bozacak denli, keyfimize göre zarar veremeyiz. Kuran durduk yerde bir insana eziyet etmemizi de yasaklar. Allah, tüm canlıları bizler gibi bir topluluk olarak görüyorsa, insana yapamayacağımız eziyetleri, sırf zevk olsun diye bu canlılara gidip yapamayız. Bu kadar basit.

İnsanların ellerinin kazanmış oldukları yüzünden denizde ve karada bozgun çıktı. Allah onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırıyor ki geri dönebilsinler.
(Rum Suresi, 41)
Enam Suresi, 38.ayetten yola çıkarak tekrar belirtiyorum.
1.   Hayvanlar da bizler gibi bir topluluk olarak görülmektedir. Allah tarafından. Müminler durduk yerde bir topluluğa keyfince eziyet edemez, tecavüz edemez, insana durduk yerde zulmetmek/eziyet yasak olduğuna göre, bunu insana benzer olarak nitelendirilen bir canlıya yapamazsın.
2.   Çünkü, insana benzer olarak anlatılan bir topluluğun, insanlar gibi hakları olması gerekir.
3.  Hayvanlara durduk yerde eziyet etmek, doğal dengeyi bozacak, doğa dengesini katleden eylemlerde bulunmak, insana yasak edilse de; hayvanların gıdalarından yararlanmak, onları binek gibi belli amaçlar için kullanmak, onları kullanarak ısınmak, korunmak yasaklanmamıştır. Çünkü onlar, aynı zamanda bizim emrimize verilen topluluklardır.
4.   Hayvanlar aynı bizler gibi tekrar diriltilecektir.

Tecavüz konusu hakkında eklemek istediğim bir ayrıntı da, şu ki, hayvanlara tecavüz eziyet sınıfına girmektedir. Hayvanların fizyolojik farklılığından ötürü, onlara bu şekilde bir müdahalede bulunmak, vücutlarında sorunlara (bazen yara,berelere) yol açmaktadır. 
Rum Suresi 41. Ayetten yola çıkarak tekrar belirtiyorum.
1.   Doğayı tahrip edecek, doğa dengesini bozacak her türlü eylem doğaya karşı yapılan bir bozgunculuktur ve yasaktır.
2.   Hayvanlara karşı yapılan bozguncu davranışlar da, dolaylı ve ya birebir olarak doğayı tahrip eder ve bu yüzden yasaktır.
Hayvanlara eziyet etmek deyince, bir sürü ayrıntılı soru akla gelebilir. Kuran öyle bir kitaptır ki, onun ışığı ile düşününce, doğru ile yanlışı ayırma kabiliyeti verir. Kuran bazen, konuları direk vermez. Kuran, kendisi üzerinde düşünmemizi ister. Aradığımız cümleyi bire bir Kuran’da bulamayabiliriz, ama üzerinde düşününce, aradığımız soruların cevaplarının gene Kuran’da olduğunu fark ederiz. Ayrıca, Kuran bazen her konuyu tek tek ele de almaz, bunu kitabın geneline yayar. Örneğin, boşanma, savaş gibi konular ayrı ayrı yerlerde bölük bölük anlatılmıştır. Biz bu durumda, konu ile alakalı tüm ayetleri bir araya alır ve bütüncül düşünerek en doğru hükmü anlarız.
Kuran’a göre, bize savaş açmayan bir topluluğu öldüremeyiz. Hayvanlar da bizler gibi birer topluluk olduğuna göre, gelebilecek sorulara bu gerçeğin ışığında cevap vermek mümkün. (Elbette hayvanlardan giyecek, binek, yiyecek, koruyucu olarak faydalanma gibi imkanları göz önünde bulundurmak gerek.) Evlerimizde haşere gibi canlıların, rahatsızlık oluşturup sağlımıza zarar verdiklerini, sağlığımız için tehdit oluşturduklarını düşündüğümüzde bir nevi bizlere karşı saldırı/savaş halinde olduklarını söyleyebiliriz. Bu yüzden evimizdeki haşereleri öldürebiliriz. Dışarıda bize zarar verebilecek, canımızı tehdit eden canlıları (örneğin bir yerde karşımıza çıkan ve bize saldırabilecek bir ayıyı), sağlığımızı tehdit ederek bize saldırıda bulunan canlıları (sinekleri) öldürmek yolu ile mücadele edebiliriz. Fakat burada önemli olan, Allah’ın Rum Suresi 41.ayetini hatırlayarak, doğada bozgun çıkarmamızı yasakladığını da göz önünde bulundurmamız gerekir. Doğal dengeyi bozacak derecede, hoşumuza gitmeyen her canlıyı öldürmek bu ayeti ihlal etmek olacaktır. Birebir evimizin içindeki bir böcek yuvasını öldürmenin, doğal dengeyi bozacağını düşünemeyiz. Doğada ise her canlının bir amacı vardır. Yılanlar hiç hoşumuza gitmese bile (biliyorum benim gitmese de seven insanlar da var) petrol yollarının oluşmasını sağlar. Evimizin içindeki karıncalar, şekerlerin içine vs girerek sağlığımız için ciddi tehditler oluşturabilir, bir tane karıncayı yanlışlıkla yutmamız midemiz için büyük sıkıntı oluşturur. Çünkü karıncanın içinde bol miktarda bizi rahatsız edecek folik asit bulunur. Tüm günümüzü iptal edebilir. Resmen mide sağlığımızı mahveder. Ayrıca, karınca ısırığı da, insanı oldukça rahatsız eder. Eve musallat olup, insana yaşamı zindan edebilecek pire saldırılarına vs ise hiç girmiyorum. Yani, bize karşı saldırı halinde ya da zarar niteliğinde olan, gördüğünüz gibi, açıkça canımızı yani sağlığımızı tehdit eden canlıları elbette imha edebiliriz. Çünkü, onlar da açıkça vücudumuza saldırılar düzenlemektedirler. Bunlar da bir topluluğun bize karşı savaş açması gibi rahatlıkla düşünülebilir. Lakin tutup doğada bulunan karınca yuvalarını, sırf hoşlanmıyoruz diye katletmek, bir topluluğu haksız yere öldürmektir. Evimizdeki karınca yuvasını imha etmekle, doğa içindeki bir karınca yuvasını imha etmek farklıdır. Bu eylem hem doğanın dengesini bozucu, doğada bozgun çıkartan bir eylemdir ve Rum Suresi 41.ayete göre yapılmamalıdır. Hayvanlara eziyet etmenin de, Kuran’a göre bir topluluğa eziyet etmek demek olduğunu anlayabiliriz. Üstelik hayvanlara eziyet etmek, zulümdür, insana zulmetmek yasaklanmıştır, hayvanlar da Kuran’a göre insanlar gibi topluluktur. Hayvanlara eziyet edilmesi, zaten doğaya karşı bozguncu bir davranıştır. Bozgunculukta açıkça yasaktır.
Kuran ancak, nefsi müdafaaya, savunma savaşına izin verir. Hayvanlar da birer topluluktur. Bize saldırı düzenlemeyen bir topluluğu imha edemeyiz, zarar veremeyiz, eziyet edemeyiz, dolayısıyla tecavüz de edemeyiz diye düşünüyorum. Onlar da bizler gibi bir topluluk olduğuna göre, cinsel seçimlerini onlara verilen vahye göre kendilerine has kurallara göre yapmalıdırlar. Başka bir topluluğa haksız yere müdahale edemeyiz. Kuran’a göre ancak dini adına kan dökenlere karşı, bizi yurtlarımızdan çıkarmaya çalışanlara karşı, bize savaş açan topluluklara karşı savaşabiliriz. Bu konu, başlıca apayrı bir konu olduğundan, ayrıntılarına giremiyorum. Çok şükür ki, bu konunun doğru bir şekilde anlaşılmasını sağlayan yayınlara oldukça rastlamaktayız. İnternette bulunan bilgilendirici yazılara, bu konuda doğru açıklama yapan insanlara rastlamaktayız. Bu konudaki ayetler açıktır ve her konu Kuran’a göre bütüncül incelenmelidir, yani ateistlerin yaptığı gibi ayetin içinden, müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün, kısmını alırsak, buradan her müşriği öldürmemiz emredildiğini sanarız. Oysa ayetlerin önceki kısmı, bizlere savaş açan her müşriği öldürmemizi söyler.(Bknz: Tevbe Suresi, 1 ve 7.ayetler arası, Tevbe Suresi, 12, 13, 14.ayetler; Bakara Suresi 190, 191, 192, 193.ayetler, Mearic Suresi 42, Enam Suresi 112, Mümtehine 8.ayet, Bakara 256.ayet, Yunus Suresi 99.ayet, Hucurat Suresi 9.ayet)
Üstelik, Kuran’da hayvanlarla bir arada olmanın, onlar ile ilgilenmenin insanlara mutluluk verdiğine dair, hayatımıza neşe kattığına dair hoş bir örnekte vardır. Hayvanlara karşı sevgi duymamız, onlar ile bir arada olmaktan mutluluk duymamız da, Allah’ın bizler için yarattığı, mutluluk kaynağı olarak verdiği hoş ve helal birliktelik çeşitlerinden biridir. Helal eşimize duyduğumuz aşk, çocuklarımıza olan sevgimiz, müminlere karşı olan dostluk duyguları, bunların hepsi bizler için Allah’ın aramıza koyduğu güzel duygulara örnek verilmektedir. Bunların hepsi, Allah’ın birer nimetidir.
Bir güzellik de vardır onlarda sizin için: Sabah saldığınız sırada, akşam topladığınız sırada. (Nahl Suresi, 6)
Bu ayette görüldüğü gibi, hayvanları dışarıya beslemeye çıkarıp, sonra onları tekrar yerine götürmenin bizler için bir güzellik olduğu belirtilmiştir. Bir çiftçi ile yapılan röportajı dinlemiştim, çiftçi abimiz hayvanlarını dışarıya salıp toplarken çok mutlu olduğunu söylüyordu. Aynı şekilde, köpeğini dışarıya dolaştırmaya çıkan insanların da nasıl mutluluk duyabileceğini bu ayet ile destekleyebiliriz.
Kuran ışığında yazdığım bu yazıda, tekrar tekrar, İslam’a iftira atan insanların, evde kedi köpek beslemek haramdır vs gibi iftiralarına girmeye hiç gerek duymuyorum. Kedi/köpek olan evde namaz kılınmaz gibi iddialar tamamen asılsızdır. Bu iddialar, Peygamberin ağzından çıkmış gibi gösterilen uydurmalardır. Bu iddiaların yer aldığı hadis kaynaklarını, kitap olarak ele alıp incelediğimizde, gerçek bir delil olarak görülemeyeceğini, Allah’ın vahyi olarak kesinlik taşımadığını yüzde yüz görmek mümkündür. Çünkü bu kaynakların içinde hem birbiri ile çelişen, hem de Kuran ile çelişen sayısız iddia vardır. Üstelik, Allah, Kuran’ın yeterli olduğunu, tamamlanmış ve eksiksiz olduğunu belirtiyor. Kuran’dan başka her hangi bir kitabın, sözün(hadisin) dinen Allah hükmü kabul edilemeyeceğini de çok kere belirtiyor. “Kuran da peygamberin ağzından duyuldu, ona inanıyorsunuz, hadisleri inkar ediyorsunuz”; gibi saçma zanlar ile bize gelenler, açıkça ya Kuran’ın Allah katından olduğuna bire bir şahit olamamış, ya da olmalarına rağmen Kuran’ın eksiksiz olduğunun ve Peygamberin yalnızca Kuran’ı insanlara okuyup/tebliğ ettiğinin defalarca anlatıldığı ayetleri görmezden gelmişlerdir. Bu konu da başlı başına, apayrı anlatılması gereken bir konudur.
Sizin için hayvanlar yarattı. Sizin için onlarda ısıtıcı, koruyucu faydalar vardır. Ve onlardan yersiniz. (Nahl Suresi, 5)
Allah, Kuran’a göre sadece biz insanları değil, hayvanları da rızıklandırıyor. Yani, Allah yalnızca yarattıkları içinden biz insanları değil, hayvanları da düşünüyor, yani hayvanlara da önem arz ediyor. Bu konuda apaçık ayet var.
Ki onunla ölü bir beldeyi diriltelim ve onunla, yarattıklarımızdan bir takım hayvanları ve birçok insanları suvaralım. (Furkan Suresi, 49)
Kuran’a göre cinsel haz, başka bir canlı ile yaşanacaksa bu ancak helal olan eşimizle olabilir. Nikah gerektirir. Nikahı da, affedersiniz, ayetlere göre bir eşekle kıyamıyoruz. Şirk koşmayan bir insanla nikahlanabiliyoruz. Allah, temiz ve helal eşiniz ile birlikte olun diyor. Cinsel ilişkinin başka türlü yasak olacağını ayetlerden anlıyoruz. Sizin için (insanlar için), eşler yarattık (karşı cinsi) diyor.
Üstelik, ilk insanın, kendi nefsinden (istek bakımından birbirine denk, iyilik üzerinde olma ve kötülükten sakınma yeteneği olarak kendisine denk, takvalı olma imkanı birbirinin aynı olan) eşinin yaratıldığını (eşimizin tamamlayıcımız) olduğunu anlayabiliyoruz. Bir kadın ve bir erkek bu ayete göre de her açıdan birbirine yetebilen bir birliktelik yaşayabilir. (Nisa Suresi 1.ayete bakabilirsiniz, bahsettiğim ayet budur. Zümer Suresi 6.ayete de bakabilirsiniz.)
Bir de tabi, hayvanlarla cinsel ilişki kurulamayacağının daha net anlaşılması için, eşcinsel ilişki yaşayan Lut kavmi hakkındaki ayetlere bakmanızı isterim. Allah, bizler için eşler yarattığını söylüyor. Lut kavmi kıssasında da cinsel birliktelik için eşler yarattığını belirtiyor.
Alemlerin içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor musunuz?
(Şuara Suresi, 165 ve 166.ayetler)
Görüldüğü gibi, Allah, eşlerini bırakıp, erkeklerle cinsel ilişki yaşayan bu kavmi uyarırken; sizin için helal kıldığımız eşleri bırakıyor musunuz, diyor. Bizler için cinsel birliktelik yaşayabilelim diye, Allah eşlerimizi yaratmıştır; ayetlerde böyle bildiriliyor. Henüz, eşi olmayanların durumu da aynıdır, onlar için de gene içinden eşler edinebileceği karşı cins yaratılmıştır, onların yapması gereken, insanlar için cinsel birliktelik yaşayabileceği karşı cinse yönelmektir, tabi bu da zina gibi büyük bir günah/yasak aracılığı ile değil, temiz ve helal olan evlilik ile olabilir. Bizler için helal bir cinsel ilişki için eşlerimiz yaratılmıştır. Allah bunu açıkça belirtiyor, başka bir canlıyı değil, bu güzel nimet için eşler verilmiştir. Bekar olanlar için de, tekrar belirtelim, eşler (karşı cins) cinsel birliktelik için yaratılmıştır. Bunu yaşamaları için, nikahlanmaları gerekir. Not, evliliğin Kuran’a göre bir sürü manevi değeri var, evlilik salt cinsellik amaçlı değildir, burada bu konuya girmiyorum.

Allah, Kuran'da yedi yaşındaki çocukla cinsel ilişkiye giremezsiniz diye yazmamıştır. Lakin, cinsel ilişkinin ancak nikah yolu ile yapılabileceğini açıkça bildirmiştir. Nikahın da ancak karşı cinsle, her iki tarafında rüşdüne erdiği durumda (reşit olduğu/yetişkin/olgun sayıldığı) zamanda karşılıklı rıza alınarak yapılabileceğini belirtmiştir. Nikahlanma dışındaki cinsel ilişkiyi de zina kategorisine sokmuştur. Zinanın da çirkin ve iğrenç bir iş olduğunu belirtmiştir. Biz buradan yola çıkarak, yedi yaşındaki bir çocukla nikahlanma mümkün olmadığı için, onlarla cinsel ilişkinin yasak olduğunu anlarız. Benzer bir şekilde, bir köpekle cinsel ilişki de yasak denilmemiştir, ama köpek hayvan topluluğuna aittir ve hayvanların da ''bizim gibi birer topluluk'' olduğu belirtilmiştir. Buradan yola çıkarak, bizim gibi niteliğe sahip herhangi bir canlı ile cinsel münasebetin ancak nikah ile mümkün olduğunu anlarız, bir çocukla cinsel münasebetin yasak olduğunu nasıl nikah çerçevesine girmediğinden ötürü anlayabiliyorsak, hayvanları da benzer şekilde bu kategoriye alabiliriz.

5 yaşındaki bir çocuk bizden farklı ve benzer niteliklere sahiptir fakat bilinç düzeyi bizle bir değildir, imtihana da tabi değildir. Hayvanlarla da benzer topluluk olduğumuza dikkat çekilmekle birlikte, onlardan farklı niteliklere sahibiz. Burada elbette ileride imtihana tabi olacak bir insan yavrusuyla bir hayvanı eş kefeye koymuyorum. Lakin canlılığa sahip bir varlıkla cinsel münasebet ancak nikah yoluyla mümkün olmaktadır, nikahın geçerli olmadığı herhangi bir canlılıkla cinsel ilişki zina kategorisindedir (kendi cinsimizle ilişki gibi).
Yazıda karıncalar arasında iletişime Kuran’ın dikkat çektiğine değindim. Günümüzde, hayır onlar normal bildiğimiz karınca değildir, aslında bir insan topluluğudur diye, Kuran’ın birebir olarak karınca çevirisi olarak yazdığı kelimenin sembolik bir kelime olduğu iddia ediliyor. Kuran, semboller kitabı değildir, Kuran kendisinin defalarca kez apaçık olduğunu belirtiyor, sembolik anlatım ise kapalıdır. Kuran ise apaçıktır, yani anlatımı kapalı değildir. Eğer bir ayette karınca yazıyorsa, bu aslında başka bir şey değil, karıncadır. Yani, bir milletin isminin üzeri örtülerek, sembolik olarak bir hayvanın ismi verilemez. Bu, Kuran’ın apaçık bir kitap olması ilkesine tamamen aykırıdır.
Yazıda petrolün varlığına ithaf yaptım. Petrolün varlığı da Kuran’ın getirdiği bir delildir. Petrole Allah, Kuran’da dikkat çekmektedir. Bunun bildirilmesi büyük bir mucizedir.
Yazıda Kuran’ın tek dini kaynak olduğunu, hadislerin Peygambere atılan iftira yığını olduğunu belirttim. Bunun için de şu linkleri incelemenizi tavsiye ederim.
Adrenalin, Vikipedi’de şöyle tanımlanmış:
Okuduğunuz için teşekkürler.

Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.