16 Mart 2014 Pazar

Salavat Getirme, Şefaat ve Allah’dan Başkasını Çağırma Konularına Kuran’ın Yaklaşımı Nasıldır?




Ne kadar gözlemlediniz yahut dikkatinizi çekti bilmiyorum. Allah’ın dışındakileri davet edip, onlara yalvaran insanlar. Ben örneklerine denk geliyorum ve gerçekten İslam’ın özünün anlaşılmamasına üzülüyorum. Dua, yakarış yalnızca Allah’a yapılır, başkasına değil. Yardım ancak ve ancak Allah’dan gelir. Ne Peygamberlerden, ne de ahlaklı gördüğümüz ölmüşlerden değil. Televizyondan ”Ey Şems!” diye seslenenler mi yok, ”Ey Gavs!” diye çağıranlar mı… Aslında çokça örneğini görmek mümkün bu büyük hatanın. 

Bakın Rabbimiz Rad Suresi 14.ayette biz kullarına yakarışı, daveti nasıl bildiriyor, iyi okuyalım. 

Gerçek dua yalnız O’na/hak davet yalnız O’nun için yapılır. O’NUN DIŞINDA YALVARIP DAVET ETTİKLERİ İSE ONLARA HİÇBİR ŞEKİLDE CEVAP VEREMEZLER (Rad Suresi-14) 


Gördüğümüz gibi Allah, O’nun dışında yalvarıp davet edilenlerin kula asla cevap veremeyeceklerini açıkça bildiriyor. Bu yalvarıp davet edilen Peygamber olsa bile. Yardım ancak Allah’dan istenir. Dini Allah’a özgüleyerek yalvarmakta işte budur. 

Vefat eden Peygamberimizden yardım talep eden bir anneye rastlamıştım. Çocuğunu sınava uğurluyordu. Dedi ki: ”Sıkıştığında Ey Muhammed yardım et de”. Bu dinen çok hatalı bir davranış ve küfre düşmek. Muhammed Peygamberimizi ve diğer tüm Peygamberlerimizi istediğimiz kadar çağıralım, bizim yakarışımıza cevap veremezler. Cevabı ancak Rabbimiz verir, yardımı da ancak Rabbimiz getirir. 



De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kim?” De ki: “Allah.” De ki: “O’nun yanında başka evliya mı/destekçiler mi edindiniz? Bunlar kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde değiller.”(Rad Suresi,16)

Allah kendi dışında edinilen evliya yahut destekçilerin özelliğini açıkça bildirmiş. Rabbimiz, O’nun dışında edinilen destekçilerin, kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde olmadıklarını bildiriyor. Hatta Peygamber bile kendisine ne olacağını bilmediğini söylüyor. 

Bakalım Muhammed Peygamberimize vahyedilen başka bir ayette, Muhammed Peygamberimiz kendisi hakkında ne söylüyor? O’na ne söylenmesi vahyediliyor? 

De ki: “Ben kendime bile Allah’ın istediği dışında bir zarar verme yahut yarar sağlama gücünde değilim.”(Yunus Suresi-49) 

Gördüğünüz gibi, Rad suresi 16.ayette Allah dışında edinilen destekçilerin tanımı ile Muhammed Peygamberimizin tanımı aynı. Allah Kendisi dışında bir kimseye yapılan çağrıdan, yakarıştan hoşnut değil. Bu kişi Peygamber de olsa. Kendilerine bile yarar sağlayıp, zarar verme gücünde değillerken; Allah dışında bize hiçbir kimse yardım getiremez. Cevapta veremez. Umarım ki böyle hataya düşenler varsa bir an önce bu tutumlarından vazgeçip af dilerler. 

Allah’ın yanında bir de kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçılarımızdır. (Yunus Suresi-18) 

Bir de zikirmatikle Peygamberimize Salavat getirenler var. Ne kadar çok salavat getirilirse, Peygamberimizin o kadar yardımına ve şefaatine ulaşmayı ümit ediyorlar. Zikirmatikle kaç yüz, kaç bin salavat getirdiklerine bakıyorlar. Çevremde zikirmatikle Peygamberimize Salavat getirenlere rastladığım oldu. Kendilerine bazı sorular da sordum. Bunlardan birinde aldığım şu cevabı sizlerle de paylaşmak isterim. Bir kızla bu konuyu konuşurken bana şöyle söyledi ”Cuma günleri Peygamberimize yaptığımız salavat sayısı örneğin, Ayşe bu hafta size 1000 kere salavat getirdi diye bildiriliyormuş. Bu sayede ömrümüz boyunca çokça Salavat getireceğiz ve gittikçe Peygamberimiz bizi tanıyacak. O günde aklında tutacak bizleri. Bize yardım edecek.” Ayrıca maalesef bu inanışlara bazı cemaatlerin, tarikatların sohbetlerinde rastlamak mümkün. Kuran’da ne salavat getirenin Peygamberimizin şefaatini kazanacağı yazıyor ne de Peygamberimize ona salavat getiren kulun bildirildiği. Tam tersine, Hesap Günü gelip çattığında kurtarıcı manasında kimsenin şefaat edemeyeceği, şefaatin o gün yaramayacağı, kimsenin kimseyi Peygamber bile olsa kurtaramayacağı bildiriliyor. Yalnızca, gerçeği söyleme manasında, doğru sözlülerin şefaatinin olabileceği yani şahitlik manasında her hangi bir konuda doğru sözlülerin konuşmasına izin verileceğini Kuran’dan anlıyoruz. Muhammed Peygamber, o büyük gün, müslümanların Kuran’ı terk ettiğine dair söz söyleyecek. (Bkz: Furkan Suresi, 30) Zaten Kuran’ın genel manasına yaklaşan yahut ayetlerini araştıranlar göreceklerdir ki bu kurtarıcı manasındaki şefaat anlayışı Kuran’a uymamaktadır. 

Şefaat hakkında bazı ayetler şöyle : 

O’nun huzurunda, bizzat O’nun izni olmadıkça, kim şefaat edebilir! (Bakara Suresi-255) 

Rablerinin huzurunda haşredileceklerinden korkanları, o vahiy ile uyar ki korunabilsinler. Onların O’ndan başka ne bir dostu vardır ne de şefaatçısı. (Enam Suresi-51) 

Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçısı. (Enam Suresi-70) 

Onun yalnız tevilini gözetirler. Onun teveli geldiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle derler: “İnan olsun, Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçılar var mı ki, bize şefaat etsinler; yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?” Öz benliklerini hüsrana ittiler. İftiralarına alet ettikleri, onlardan uzaklaşıp kayboldu.(Araf Suresi-53) 

Şu bir gerçek ki, sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine egemenik kurup iş ve oluşu çekip çeviren Allah’tır. O’nun izni olmadıkça hiçbir şefaatçi devreye giremez.(Yunus Suresi-3) 

(Meryem-87, Taha-109, Enbiya-28, Rum-13, Secde-4, Sebe-23, Yasin-23, Zümer-43, Zümer-44, Zühruf-86, Necm-26 ayetleri de okunabilir) 

Hadislerin hem birbirleri hem de Kuran ile çeliştiklerine dair örnekler isteyenler bu linkten faydalanabilirler.


Dinin kaynağının yalnızca Kuran olduğuna dair yararlı bulduğum şu çalışmayı da inceleyebilirsiniz.


Rehberimizin Kuran olması dileklerimle. 


Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.



Namaza Getirilen Zorluklar ve Namaz Hakkındaki Uydurma İnanışlara Örnekler




İnsana kolay bir din olan İslam’ı indiren Allah’a karşı din öğretmeye kalkanlar, Namaz hususunda da bir sürü zorlaştırma getirerek insanları secdeden uzak tutuyor. 

Öncelikle Allah’ın dini anlamda yerine getirmemizi istediği ibadetlerimizi Kuran’da tamamen açıkladığını bilelim: 

Sana bu Kitap’ı indirdik ki her şey için ayrıntılı bir açıklayıcı, bir kılavuz, bir rahmet, Müslümanlara da bir müjde olsun. (Nahl Suresi-89) 

Maalesef, Peygamberimizin taşıdığı mesajdan (Kuran’dan) habersiz olan ve Allah’a inandığını söyleyenler; araştırmayı, vahyin anlamını, düşünmeyi bir kenara bırakmış. Tam da Kuran’da eleştirildiği üzere atalardan kalma adetleri, dini emir edinmişler. Bir ilizyonun peşinde gidiyorlar. Şeytan Allah ile aldatmaya devam ediyor.
Pek çok kere okulda, iş yerinde, çarşıda, dışarıda ayaklarını yıkamak zor geldiği için namazdan uzak duranlara rastladım. Kış vakti soğuk bir ortamda ayaklarını soğuk suyla yıkamak zor olduğundan namaz kılmadığını söyleyenlere rastladım. Hatta bu gibi sebeplerden namazlarını kazaya bıraktığını söyleyenler de var. 

Abdest ayetlerine bir bakalım. Kuran’da Allah abdest almamızı nasıl bildirmiş? 

Ey iman sahipleri! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin(sıvazlayın) ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin/sıvazlayın/yahut yıkayın. (Maide-6) 

Mesh etmek yani sıvazlamaktan ne anlıyorsunuz? Yıkamaktan ne anlıyorsunuz? Size bir çocuğun başını sıvazladığımı söylediğimde elimi suyla ıslattığımı ya da başını suyla yıkadığımı mı düşünüyorsunuz? Hayır. Elleri temas ettirerek, su gerektirmeden yapılan bir eylemdir sıvazlamak. Bunu elbet herkes bilir. Öyleyse, neden ayakları suyla yıkamak farzmış gibi insanları yönlendiriyorlar? Üstelik Allah’ın ayeti açıkça ortadayken. Allah böyle bir yöntem göstermişken. Mesh etmek, sıvazlamak demektir, eller ile yapılan ve su gerektirmeyen bir eylemdir. Sözlük anlamı budur, hatta İsa Peygamberin Mesih diye anılmasının sebebi mesh etmek yani eli ile sıvazlayan manasından geldiği söylenmektedir. (İsa Peygamber insanlara dokunarak bazı mucizeler göstermiştir, Allah’ın izniyle.)


Allah, ayaklarımızı ve başımızı su ile yıkamayı yahut ıslatmayı şart koşmuyor. Ayete göre başı ve ayakları, ellerimizle susuz sıvazlamak yeterlidir. Allah yüzlerimizi ve dirseklere kadar ellerimizi yıkamamızı emretmektedir. 

Kuran’da kaza namazı diye de bir kavram yoktur. Tam tersine, namaz ibadeti, vakitleri belirlenmiş bir ibadettir. Belirtilen vakte hastır. 

Namaz, müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.(Nisa-103)

Elleri ojeli olduğundan abdestin tutmayacağını sanarak, namaza yanaşmayanlar var. Oysa oje abdesti bozmaz. 

Kuran ayetlerinde ellerin yıkanmasından bahsediliyor. Eller ojeliyken de yıkanabiliyor. Ojeliyken yıkayınca, yıkanmamış olmuyor. Ojeye benzer tırnaktaki her hangi bir maddenin abdeste engel olduğuna dair de bir ifade yok. Bu konuda bir kardeşimiz çok mantıklı, güzel bir söz söylemiş, demiş ki: ”Siz ojeli birine elini yıka diyip o yıkamaya gittiğinde elinin yıkanmadığını mı düşünürsünüz?” 

Bakara suresi 67-71 ayetleri arasında çok güzel bir kıssa anlatılır. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Bu ayetler sürekli ayrıntı arayan zihniyetin, ayrıntı aramaktan neredeyse Allah’ın emrini yerine getiremeyecek duruma düşmelerinden bahsediyor. Rabbimiz Musa’nın toplumuna bir inek kesmelerini bildiriyor. Musa’nın toplumu ise sürekli ayrıntı soruyor. Rabbimiz ayeti az kalsın yapmayacaklardı sözüyle bitiriyor. Maalesef bu öğütte verilen mesajlar yaşanabiliyor. Ayrıntı aramaktan ibadetleri yerine getiremeyenler var. Üstelik Kuran’da yer almayan ayrıntıların peşindeler! Oysa Kuran ayrıntılı bir kitaptır! 

Allah size Kitap’ı ayrıntılı kılınmış bir halde indirmişken, Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım? (Enam Suresi-114) 

Gene Kuran’da Allah namaz için başı örtmeyi şart koymamış. Namaz için özel bir giysi tarzı da bildirmemiş. Erkeklerin takke takınca daha çok sevap alacaklarını da bildirmemiş. Bunlar tamamen Kuran ile çelişen, Allah’ın dinine ortak koşulan hadis kitaplarındaki yalanlardan biri, Peygamber asla bu tarz Kuran ile alakası olmayan dini ilaveler bildirmemiştir.

Kuran’da Araf suresi 31. ayette namazın toplu kılındığı yerlere giderken güzel, temiz ve düzgün kıyafetler giyinilmesi belirtilir. Dileyen kırmızı renk kıyafetiyle namaz kılar, dileyen siyah. Dileyen başını örter, dileyen açar. Önemli olan namazı huşu ve özenle yerine getirmek. Sabırla ve namazla Allah’a sığınmak. Ömür boyu bu ibadeti yerine getirmek. 

Maalesef, namazda saçın gözükmemesine dair uydurma söylemle ilgili kötü bir anım var. Bir kere, mescitte baş örtüsüyle namaz kılıyordum. Lakin, baş örtüsünün kenarlarından bazı saçlarımın tutamları çıkmıştı. Ben secdedeyken biri yanıma geldi ”Bu şekilde namaz kılamazsınız. Namazı kesmelisiniz şuan. Bir daha kılmak zorundasınız.” gibi sözlerle ben ibadetimi yerine getirmeye çalışırken müdahalelerde bulundu. Ben de konsantremi bozmamaya gayret ederek kendisini kale almadım ve devam ettim. Gene de yılmadı, yanıma oturdu ve bu konuda konuşmaya devam etti. Bir tek kolumu çekiştirmek kalmıştı neredeyse. 

Gördün mü şu engellemekte olanı. Bir kulu namaz kılarken. Gördün mü ya o doğruluk üzerinde ise. Ya o sakınmayı emrediyorsa? (Alak Suresi-10,11,12,13) 
İşte uydurmalarla namazları engelleyenler tam da bu ayetin muhatabı. Adetli (regl) kadına namazları yasaklayan zihniyette bu ayetin muhatabı. 
Allah’ın emrine karışıp, bilip bilmeden birinin namazını engellemeye çalışmak, zorluklar çıkarmak ne kötü. Allah’ın emretmediği bir şeyi emri gibi söylemekte ne kötü! 

Namaz için özel bir kıyafetin bildirilmediğini belirtmiştim. Bu yüzden, bir kadın pantolonla da namaz kılabilir. Allah, bacak üstü basen dediğimiz bölgeleri ve bu bölgelerin arkasını açmayan etek ve pantolon gibi özel bir kıyafeti ne günlük hayatta ne de namazda giyinilmesini yasaklamamış. (Nur Suresini okursakayakları yere vurarak süsleri belli etmeyin ayetinden süslerden sadece göğüs bölgeleri değil, ayakları vurduğumuzda göğüslerden daha çok belli olan kalça, ön bacağın üst kısmı yani basen bölgeleri, kalça, bel, popo bölgeleri anlaşılabilir. Önemli olan bu bölgeleri açmamaktır.) Nasıl ki, erkekler de pantolonla namaz kılabiliyor, kadınlar da kılabilir. 

Bir diğeri namazda kıyafetlerde insan suratı, çizim, resim, yazı vs bulunmasını istemeyenler. Elbette Allah’a küfreden ya da Allah’ın hoşnut olmayacağı bir sözü mesaj veren ya da gizlenmesi öğütlenen bir görüntüyü taşıyarak (çıplaklık, cinsellik içeren bir çizim, dine küfür, Allah’ın yasakladıklarına özendiren çizimler vs) dolaşmak bir mümine yakışmaz. Doğru da olmaz.

Bir keresinde de, ünlü bir kadının suratının olduğu çoraplarımla bir mescitte namaz kılıyordum. Bu çorapla namaz kılmanın doğru olmayacağını söylediler. Allah Kuran’da böyle bir yasak getirmemiş ki! Nedir kafaya göre doğrular ve ya değiller üretmek! 



Namaz konusunda saçma inanışlar maalesef mevcut. Mesela; kime secde ettiğimizi Rabbimiz biliyorken, namaz kılanın önünden geçilmemesi gerektiğine dair inanışın mantığı da nedir? Bunun benzer bir örneği olarak, namaz kılarken karşısında duran bibloları, süs heykellerini örtenler de var. Bu inanışların Kuran mantığında hiçbir yeri yoktur.

Kadın’a Cuma namazı farz iken, kadınlara camilerde yer ayırmayan zihniyetten de bahsetmek gerek! Bir de Cuma namazı farz değilmiş gibi fetvalar verip, kadınların bu farz namazını yerine getirmelerini engelleyenlerden de bahsedelim! Kadınlara Cuma namazının farz olduğunu buradan okuyabilirsiniz:

Adetli kadının da namaz kılabileceğini, adetli kadına namazı yasak edenleri de unutmamak gerek. Bu konuda da  buradaki açıklama okunabilir.

Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.


9 Mart 2014 Pazar

Yalnız Dış Görünüşü Bilmek Kuran’da Bahsedilen Önemli Bir İbrettir



Kuran pek çok farklı konuda en doğru tespitleri yapıyor. İnsan psikolojisi, toplum psikolojisi, insan ilişkileri konuları bunlardan sadece birkaç tanesi.

Ayetleri derinine düşünen herkes, Allah’ın bildirdiği sosyolojik ve psikolojik anlamdaki tüm delilleri kendi toplumunda, çevresindeki insanlarda gözlemlemeye başlar. 
Onlar basit ve iğreti hayattan, bir dış görünüşü bilirler. Ama âhiretten tam bir gaflet içindedirler onlar! (Rum Suresi-7) 
Bu ayet güzelliğini ve önemini vurgulamamız gereken pek çok ayetten biri. 
Ayette bahsedilen tarzda insanlara çevremizde ne kadar çok rastlıyoruz şu dünyalık yaşamda. İçlerini boşaltıp yavanlaşan,dışlarını boyadıkça boyayan insanlar bunlar. Evlerinin salonları, üzerindeki kıyafetleri, saçlarının rengi kadar ilgilendirmiyor kendilerini; ahlakakıl ve kalp. Oysa hakikatte insanı üstün kılan, dışı için kurdukları değil, iç dünyasında inşa ettikleridir. Allah katında geçer ökçe ne ise, bizim için önemli olan da o ökçe olmalıdır. Yani, ahlakımız, vicdanımız, temiz aklımız ve kalbimizin işlettiği şeylerdir. 
Birine misafirliğe gittiğimizi düşünelim. Giyimi, evi, eşyaları beğenimizi kazanabilir ama davranışları kabaysa, itici ve hoşumuza gitmeyen davranışlar sergiliyorsa, bu bizi o kişiden uzaklaştırır. Bir müminin insanlara yaklaşımı işte bu şekilde olmalıdır, mümin insan diğer tüm insanlardan farklı bir benliğe sahiptir. İnsanların çoğu gibi düşünmez, insanların çoğu gibi davranmaz, özel bir insandır o. İşte, diğer tüm insanlar ilk etapta karşısındakinin tipine, giyimine, statüsüne, akrabalık ilişkilerine, zenginliğine, popülerliğine göre ilgi gösterirken; mümin insan karşısındakinin önce ahlakını gözlemler. O insanın, Allah ile kurduğu bağa göre ona değer verir, takvasına göre o insana ilgi gösterir.



İnsanların bazısı, karşısındakinin sahip olduklarını delicesine kıskanır. Karşısındakinin kişiliği değil, maddiyatı ilgilendirir böylelerini. Karşısındakine sıcak davransa da gerçek dostluk, sevgi beslemez. Çünkü, boş insanlar, gerçekte cazip olan kalpten ve akıldan mahrumdurlar. Bir mümin ise, her kulu Allah’ın lutuflandırdığını bilir. Bu dünyada insanların özenerek baktığı güzel ve ya zengin kimselerin, bunlara sahip olmalarının nedeninin ancak Allah’ın bir lutfu olduğunu bilir, bunların aynı zamanda Allah’ın verdiği imtihan araçları olduğunu bildiğinden, bu tarz insanların aslında Allah’a ne kadar kulluk ettikleri ile ilgilenir. Buna bakar, Allah’a karşı ilgisizler ise, bundan ibret alır. Allah’ı umursuyorlar ise, takdir eder ve bu lutufların bir gün son bulacağını hatırlar. İnsanların özendiği, hayranlık duyduğu lutuflara sahip olamayan insanların da Allah’a gösterdiği yakınlıklarını gözlemler. Allah’a yakınlık duyanı takdir eder, Allah’ı umursamayanların ne boş bir hayat yaşadıklarını görüp ibret alır. Aslında işin özü, çok nimetlenenin de, az nimetlenin de hayat bittiğinde, eğer Allah için yaptıkları hiçbir şey yok ise, birbirlerinden çokta bir farkları olmadığını gayet bilir. 









Elbette güzel giyinmek, eşyalara özen göstermek İslam’a göre kötü bir şey değildir hatta temiz ve güzel giyinmek de, Allah’ın bir emridir. Lakin biz adaletten, barıştan, iffetten, yardımlaşmaktan, Kainat ve Kuran delilleri üzerine düşünmekten, samimi bir kul olmaktan, huşuyla ibadet etmekten, Allah yolunda iş görmekten, infaktan, güzel düşünüp güzel davranmaktan, sabırdan, saygıdan çok dış boyalarımıza yatırım yapıyor ve en çok dış boyalarımıza önem veriyorsak burada ciddi ve hatalı bir sorun var demektir. 
Etrafımda onca kadını ve onca erkeği gözlemledim. Gördüm ki Allah’ın bu ayeti gerçekten çok doğru bir tespit getirmiş. Sosyal medyayı şöyle bir incelediğimizde ve kişilerle gerçek hayatta bir araya geldiğimizde bu gerçeği daha da iyi algılıyoruz. Görebileceğimiz tüm bu yaşantılar, iyi bir inceleme fırsatı bizler için. Güzel manzarada yemekler yenir, pek iç açıcı hissedilmese de en havalı pozlar takınılır, en göz alıcı süsler basılır fotoğraflara, en iyi amblemler kareye alınır. Bunların hepsi de hemcinsine yarış duygusuyla, karşı cinse göndermelerle, kendini pohpohlamalarla yahut beğen sayısıyla taçlanır. Gün sonunda ele geçen ise alınan beğeni sayısıdır, esas önemli olan beğeninin, yani Allah’ın beğenisini alıp alamayacağını ise düşünmeyen, sırf başka insanların beğenisi için çalışıp didinen insanlarla dolu çevremiz.
İnsanların çoğu, dış boyaların yarışında. 
”Ay o ucuz giyiniyor.”, ”Ay o özenti ya” gibi sığ cümleleri duyabileceğimiz çokça insan mevcut. Oysa takvalı olup ucuz giyinmek, zengin ama takvasız yaşamaktan üstün bir hayat tarzıdır. Özenti olmakta, iyi şeylere özeniliyorsa iyidir. 
Allah’ın hayırlarda yarışın çağrısına böylesi kimseler rağbet etmemiş; cüzdan, kibir, dış boya, büyüklenme, popülerlik, övgü, pohpohlanma, gösteriş, beğeni, çevresine insan toplama, başkalarını tavlama yarışına girmişler. 
Aklını kullanabilmekte ayrı bir bilinç gerektiriyor. Lakin Kuran’da Rum Suresi 7.ayette bildirilen bu tarz insanlar, bu bilinçten oldukça yoksunlar. Onlara göre kalben, vicdanen, ahlaken neden iyi olsunlar ki? Bunun üzerine niye kafa yorsunlar? Zaten çevreleri dış boya meraklısı insanlarla dolu. En çok övgüyü önce dış boyası(dış görünüş) alıyor. Dikkatleri önce kendileri gibi olan insanlar tarafından, nasıl giyindikleri çekiyor. Onlar da kendileri gibi davranan insanlar için yaşıyorlar, onlar için gezip, onlar için giyiniyorlar. Çünkü, bunları o insanlara gösterecekler.
Bu tarz algıların yoğun olduğu çevrelerde, iffetsizlik artık cool bir kavram halini almış. Tanrıya söverek de barışsever olunuyor nasıl olsa, bazılarına göre. Saygılı olmak mı, kimin umurunda? Ne kadar bel altı gidersen o kadar şansın var fenomen olmaya! 

Tüm bunlar, tam bir zavallılık. 

Başkalarının kıskanarak görmesine, başkalarından gelecek hayranlık tepkilerine neredeyse her an muhtaç bir şekilde yaşayan, dünyayı kendi ekseninde döndüğünü sanarak yaşayan zavallılar bunlar. Hey! Sizi, sizin gibilerden başkası takmıyor! Aklınızla adam gibi bir iş göremiyorsunuz! Edindiğiniz başarıları akrabalardan gelecek övgülere, yanındaki arkadaşınızdan daha çok dikkat çekmeye ve bu şekilde ondan üstün geldiğinizi sanmaya adıyorsunuz! 
Ne için? Akşam yedide yorgun argın eve gelmek, hafta sonu karton kahve bardaklarıyla fotoğraf çekinmek, ancak bir kareye sığdırılıp başkasına gösterilince keyif veren süsler edinmek, sahi tüm bunlar ne için? 
Dünya madem gelip geçici, sonunda ölüm var biliyorum ama pek üzerine düşünüp etkilendiğim bir şey değil. Hayat amacımı sorgulamıyorum. Benim gibi milyarlarca insan var ve ben de onlardan yalnızca biriyim ama kendimin en özeli olduğu fikrindeyim. En çok kendimi seviyorum. Dünyanın büyük kısmı sefilliklerle dolu ama bak ben nasıl da şık sapasağlam duruyorum. Önce çok param olsun, lükslerim tamamlansın; sonra bir iki kuruş eline tutturulur, bir iki çocuğa yardım eli uzatılır, biraz hüzün biraz düşünceli davranış takınır, insan olmayı da satın alırım. Bekarlığın dibine vurayım ama yaşım gelince bana bağlılık gösteren eşim de olsun. Bu sırada da diğerlerinde hala gözüm olsun. Yeter ki onun kariyeri, tipi iyi yahut cüzdanı bol olsun. Çocuğumuz da renkli gözlü olsun, gibi binlerce kaba taslak örnek bulabiliriz.
Ne akıl, ne kalp, ne ahlak, ne fikir, ne erdem, ne davranış… Bihaber oyalanma… Bihaber halde bomboş yaşamak! Oyalanmak! Tam da Allah’ın Kuran’da anlattığı gibi, Allah için yaşamayanlar ancak oyalanma, oyun, eğlence ve çoğalma yarışı peşindeler! Çoğalmadan kastedilen de mallarda, gösterişte, akla ne gelirse! Hem de hastalığın, acziyetin, depresyonların, can sıkıntılarının, bulantıların olduğu şu koca dünyada! Aynada botlarının yazısına baktığında karın ağrın, kalp sancın diner ne de olsa! 
Aklını kullanmayan, Takva yoksunu, Allah’ı bulamayan insanların önce bu dünya yaşamlarına sonra ikinci hayatlarına acıyorum. Bu dünyada hem tatminsiz, hem başkaları için yaşa, ancak gözünle gördüğünün peşinde koş, öl, sonrada bir hiç uğruna yaşayıp dirildiğin ahiret hayatında, geri dönüşü olmayan, çok kötü bir durak yerine gir ve oradan hiç çıkma… 
Ne diyelim, Allah, O’nun yolunda yürüme gayretinde olanların günahlarını bağışlasın, kusurlarını affetsin…



Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.

Her Şeyin Üzerinde Egemen Olan Allah'tır

Yeryüzünde görürüz kasılıp gerilerek yürüyenleri. Kasılıp, üstünleşmek için türlü sebepler edinmiştir bu şahıslar. Sanki yüzlerinin güzelliklerini kendileri yaratmışlar, güzellikleri üzerinde hakimlik kurmuşlar gibi, kendilerini Allah’a adamadan, bunların sahibinin O olduğunu dile getirmeden, ellerindekileri ile boş bir güven duyarlar. Sanki hiç yüzleri bozulmayacak, vücutları hiç çökmeyecek gibi büyüklenerek yaşarlar. Elleri, kolları, ayakları sanki hep yerinde olmayı kesin olarak söz vermiş gibi uzuvlarını kaybedebileceklerini hiç hesaba katmazlar. Güzel vücutlarını seyre dalıp, kibirle başkalarına sergilemeye çalışırlar. Böyle kişiler, bedenlerinin asli sahibi gibi davranırlar. Oysa en ufak bir hastalıkla Allah tarafından acizliğin büyük esiri edilebilir ve vücutlarının hiçte asli sahipleri olmadıkları da diğer insanlar tarafından rahatlıkla gözlemlenebilir. 
Allah, dilediği her şeyi güzelleştirip yıkmasını bilir. Her şeyin üzerinde mutlak hakim O’dur. İnsan ise bir şeyler üzerinde hakimiyet sahibiymiş gibi davranır. Zenginliğini kendine biçer. Zenginliğini, rahat yaşamını, kendisinin kendisine sunduğunu sanar. Kendisi çalışıp edinmiştir, yahut babası onun yerine çalışıp kurmuştur. Kurduğu işin üzerinde kendini mutlak otorite sanar, önünde hiçbir gücün duramayacağı hissine kapılır. Kendince sebebi, ceplerinin dolu olmasıdır. Oysa insanı rızıklandıran Allah’dır. Rahat geçim sağlaması için koşulları iyileştiren, engelleri kaldıran, kişiyi diğerlerinden maddi olarak daha iyi bir konuma getiren, edindiği işin sağlam ve kaliteli yürümesini nasip eden de Allah’dır. Eğer bugün yeryüzünde iyi işleyen bir fabrika, çok yüksek kazançlar elde eden bir şirket, yüksek verim sağlayan bir tarladan bahsedecek olursak tüm bunlar Allah’ın kulu için uygun görmesidir. İnsan ise nihayetinde et, yağ, kan, kemikten oluştuğunu unutur, demirden bir bedene sahipmiş gibi hayatı boyunca Allah’a neredeyse hiç denecek kadar sığınarak yaşar. Hoş, demiri de indiren Allah’dır ya, demirden olsak da fark etmez, gene Allah’ın elinde olacaktık…


Allah’ı umursamayan insan, sanki işlerinin hiç bozulma riski yokmuş gibi, serveti hiç çöküşe uğramayabilir gibi eliyle kazandıklarına Allah’dan çok güvenir. Edindiği kazançlarla yani parasıyla gerinir. Servetine kuvvetle güvenir. Hayatı üzerinde mutlak egemenmiş gibi Allah’ı hiç aklına getirmeyerek, şükretmeyerek, Allah’ın insan için çizdiği sınırları gözetmeyerek yaşar. Oysa yüceler yücesi Allah’dır ve her şey Allah’a bağlıdır.
İnsanı hiç ummadığı yönden rızıklandırabildiği gibi hiç ummadığı yönden de insanı sefilleştirebilir. Müminler ise yalnız Allah’a dayanıp güvenirler ve Allah’ın her koşulda kendilerini sınadığını bilirler. Sahip olduklarına, güzelliklerine, kurdukları işlere değil önce Allah’a güvenirler ve bunlar üzerinde gerçek bir hakimiyetleri olmadıklarını bilirler. İnsan kendisine iyi bakabilir yahut daha iyi kazanmak için daha çok çalışabilir. Lakin, edindikleri üzerinde egemen olan Allah’dır. Allah dilerse her şeyi tepetaklak edebilir.


Buraya kadar anlattığım her şeyi, Kuran’ın pek çok ayetinden, anlattığı gerçek örneklerden çıkarmak mümkün.


Tüm bu ve bunun gibi durumları Allah üzerinde düşünelim, ders alalım diye şu çok güzel ayetle bizlere bildiriyor : 
Şu iğreti hayatın durumu gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve davarların yedikleri yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış, süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerinde egemen olduklarını sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz. (Yunus Suresi-24) 
Allah, inananlara karşı merhametli olduğunu, şükredenlerin ve nankörlük etmeyenlerin ödüllerini mutlaka vereceğini, doğruluk üzerine yaşayanlara azap etmeyeceğini bildiriyor. Allah’ın vaadi haktır, O vaadinden dönmez. 


İnsan tüm büyüklenmelerine karşılık küçük bir varlıktır. Gerek tüm kainatı göz önüne alıp fiziki boyutlarına baktığımızda, gerekse gücü ve kudretine baktığımızda kendi üzerinde bile yeterli ve tam denebilecek bir hakimiyeti yoktur. Vücudunda her hangi bir aksama meydana geldiğinde eğer Allah hastalanmasını uygun görmüşse hiçbir hakimiyeti olmadığına kendi de şahit olur. Akıl sahibi bir insan için bu gerçek, aşikar bir şekilde ortadadır.


İnsan Rabb’inin karşısında küçüktür. Acizdir. Ne vücudunun sağlamlığı, ne güzelliği, ne de büyük kazançlar elde ettiği işi onu kurtaramaz. Büyüklenmesi de, Allah’ın verdiği geçici şeylere olan güveni de yersizdir. Her birinin yıkımı ufak bir aksamaya bakar. 
Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen, yeri asla yırtamazsın, uzunlukça da dağlara ulaşamazsın. (İsra Suresi-37) 
Güvenilmesi gereken tek şey Allah’dır. Kibrin bir kenara bırakılması için en büyük sebep O’dur. O’nun varlığı ve her şeyin sahibi olması, tüm kibrimizi terk etmemiz için yeterli ve geçerli tek sebeptir. Her şeyin üzerinde egemen olan Allah’dır. İşimizin, sağlımızın, ülkemizin, dünyamızın, içinde yaşadığımız tüm kainatın, kainatın içindeki tüm zerrelerin üzerinde egemen O’dur.


Allah Var blogu ile ortak sitemizi de inceleyebilirsiniz.



Kuran’da Başörtüsü Var mı? Topuklu Ayakkabı Giyilebilir mi? Kuran’a Göre Hangi Bölgeler Açılmamalı?

Allah, Kuran’da sakınılması gerekenlerden sakınmamız için tüm kullarına çeşitli öğütler de bulunur. Elbette tüm hayatını Allah’ın sınırlarını gözeterek yaşamayı arzulayanlar sakınılması gerekenlerden sakınmak, Allah’ın öğütlerini yerine getirmek için gayret içerisinde olmalıdır. Eğer bizler hayatımızı önce Allah diyerek yaşıyorsak nefsimizin istediklerinden, nefsimizin hoşuna gittiklerinden önce, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışları edinmeliyiz. Bizler için güzel gelen bir şey, Allah için hiçte güzel bir davranış olmayabilir. Bütün ahlak yasaları ancak ilahi bir gücün belirlediği sınırlara dayanıyorsa geçerli olabilir.

Allah kitabında bir müminin nasıl yaşaması gerektiğini detaylıca tarif etmiş. Kadın-Erkek tüm inanan müminlere hayatı boyunca kılavuz olacak harika bir kitap indirmiş. Elbette tüm yaşantımızı Allah’a göre ayarlayan bizler için pek çok konuda hükmünü bildiren Allah (ticarette,evlilikte olduğu gibi) giyim konusunda da bazı hüküm ve öğütlerde bulunmuş. Eğer biz Allah’a gönülden en yakın olanlardan olmak istiyorsak, bunun için gayret göstermeye çalışıyorsak, tüm bu öğütlere karşı titizlik göstermek durumundayız. 

Allah, tüm müminlere nasıl bir hayat yaşaması konusunda rehber olacak bir kitap indirdiğini belirtmiştim. Allah kadınlara da giyimi konusunda bazı hükümler de bulunmuştur.
Kuran’da özel olarak giyinilmesi emredilen bir kıyafet yoktur.
Pantolon, etek, gömlek, başörtüsü, çarşaf gibi günümüzde de toplum içinde gördüğümüz her hangi özel bir giyim ürününe Allah sevk etmemiştir. Çünkü Kuran, Muhammed Peygamberimizin dönemi dahil, sonraki pek çok topluma (çağa, geleneğe, kültüre) inen bir kitaptır. Her toplumun coğrafi koşulu farklı olduğu gibi her insanın da özel yaşamında farklılıklar gözlemlenebilir. Herkesin de farklı giyim tarzları göstermesi normaldir. Allah bu yüzden insanları zora sokmamış, ne kadınları sıcakta pişecekleri bir giyim tarzına mecbur etmiş, ne de erkekleri iffetleri konusunda serbest bırakmamıştır. Maalesef geleneği dinselleştirenler, Arap yarımadasında gözlemledikleri bazı giyim tarzlarını da İslami bir giyim tarzıymış gibi insanlara empoze etmeye çalışmışlar, lakin Kuran gerçekleri sayesinde, attıkları yalanlar, Allah’ın gerçek hükümlerini değiştirememiştir. Kuran’da olmayan hükümleri Allah’ın hükmüymüş gibi lanse etmeye kalkanlar ve bu hükümleri okuyup araştırmadan Allah’ın emri diye edinenler, Allah’ın dinine iftira atma yolunda olanlar, elbette her birimizin hatalarımızla yüzleşeceği o hesap gününde hak ettikleri karşılığı alacaklardır. 

Bunları hatırlattıktan sonra başörtüsü ve çarşaf mevzusuna gelip, şöyle bir düşünelim… Daha bugün bile arap yarımadasında erkekler sıcaktan korunmak için başlarına bir çeşit örtü geçirmekteler. Hepimiz o coğrafi koşullardaki erkeklerin bu giyim tarzını biliyoruz. Çünkü içerisinde bulundukları coğrafi ortam, gelenekleri, tercihleri onları bu giyime sevk ediyor. Tahminimce günümüzde de olduğu gibi, arap yarımadasının sıcağından ötürü başlarını örten erkekler, Peygamber zamanında da vardı. Bugün dahi bizler Türkiye sınırlarında yazın dışarı çıkarken güneş şapkası kullanıyoruz başımızı korumak için. Peygamberimiz de bizler gibi bir beşer olduğuna göre çöl sıcağında başını örtmek için yüksek ihtimalle bir çeşit örtü kullanıyordu. Niyeyse, arap kadınlarının çöl sıcağı koşullarından ötürü tercih ettiği baş örtüsünü İslami bir kuralmış gibi tüm müslüman kadınlara öğütleyenler, Peygamber döneminde erkeklerin de kullandığı baş örtüsünü erkeklere ”sünnet/sevap” diye önermeyi pek akıllarına getirmemekte. 
Gelenekleri dinselleştirmeye kalkmak büyük bir vebaldir. Allah’ın dini hiçbir toplumun geleneğine has şekillere sokulmaya çalıştırılamaz. Allah’ın hükümleri açıktır ve hepsi Kuran’dadır. Allah’ın hükümleri dışında hükümler getirenleri hoca, alim edinenler en büyük Alimin Allah olduğunu bilsinler. Yunus Suresinde Allah’ın bildirdiği gibi, ancak kılavuzlanma ile doğru yolu bulabilecek kişilerin ardına gafletle düşüp, onları Allah’ın hükmüne ortak etmeye kalkmasınlar. Doğruyu Allah’dan başka kişilerin uygun görmelerine göre değil, Allah’ın kelamına göre edinmeye çalışsınlar. Bugün Peygamberin sünneti adı altında hiçte Kuran’da olmayan hükümler, dini hüküm haline getirtilmiş. Bunları kendilerine din edinenlere baktığımızda ise, bir yığın çelişki görüyoruz. Peygamber yerde yemek yiyordu diyerek yerde yemek yiyerek sevap alacaklarını sananlar, Peygamberin döneminde kullanılan deveye değil de son model arabaları tercih edebiliyorlar. Allah’ın istediği gibi bir kul, diş fırçası yerine misvak kullanmakla olmaz sevgili kardeşlerim. Peygambere uymak, Peygamberin içinde bulunduğu koşullardan ötürü tercih ettiklerini emir edinip yerine getirmekle hiç olmaz. Peygambere uymak; Peygamberimizin de tebliğ ettiği gibi Kuran’a uymakla, Kuran takvasını kazanmakla olur. 





Kadınlar için Allah’ın giyimde bildirdiği bazı sınırlar, öğütler vardır. Bunları Allah’a iman etmemize rağmen uygulamaya gayret gösteriyor muyuz? Yoksa göz ardı mı ediyoruz? Hepimizin Takva yolunda eksiklikleri olabilir lakin bunlarda bile bile ısrarcı olmayı, Allah onaylamıyor, günahlarda müminlerin ısrarcı olmadığını söylüyor, bir hata yaptıklarında af dileyip, tekrarlamadıklarını bildiriyor. Bir mümin kimseye baskı yapmamalı, ancak Allah’ın gösterdiklerini öğütlemekte oldukça önemli. 

Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını korusunlar. Süslerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kendi kadınları yahut ellerinin altında bulunanlar yahut ihtiyaç içinde olmayan erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların kaygı duyulacak yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, Allah’a topluca tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz! (Nur Suresi-31)  

Ayette de okuduğumuz gibi Allah kadınlara göğüs yırtmaçlarının üzerini örtmelerini bildiriyor. Yaka kısımları olarak adlandırabileceğimiz bu bölgeleri müslüman bir kadın Allah’ın sınırlarını gözeterek örtmelidir. Buradaki örtüyü kavramından çıkartıp, baş örtüsüdür diye özelleştirmek doğru bir yaklaşım değil. Örtü=örten şeydir. Örtülmesi gereken yerde, ayette bildirilen, yerlerdir. Bu yerleri anlamak için, önemli iki ayrıntıyı düşünmemiz gerekir. İlki göğüs dekoltesi denilen yer, ki burayı özellikle Allah örtün diyor, ikincisi ile ayetin sonunda da görebileceğiniz gibi, ayakları yere vurmakla teşhir edilebilecek yerler. Allah her yeri tek tek saymayıp, süsler diye bir adlandırma yapmış. Bu süslerin ne olduğunu, ayetin sonundaki ifade sayesinde, ancak yere vurmakla açığa çıkıp teşhir edilen özel bölgeler olduğunu anlayabiliyoruz. Ayakları yere vurmak ifadesinden, örneğin normal çivi görünümünde topuklu ayakkabı giymeyi anlayabiliriz. Bu ayakkabılar, bu ayette bildirildiği gibi kadınların ayaklarını yere vurarak yürümesine neden olur. Bu tarz topuklu ayakkabı ile ayakları yere vurarak yürüdüğümüzde, en çok teşhir edilen, belirginleşen bölgeler, kalça, ön bacağın üstü yani basen bölgeleri denebilecek dizin üst bölgeleri (ki bu ayakkabılar bacakları öne atar), popo, kalçanın üstü olan bel bölgelerinin daha çok kıvırtarak yürümeye neden olur. Hatta göğüs bölgeleri için, kadınlar iç çamaşırı kullandığı için, göğüsleri bu ayakkabıyı giyse de giymese de aynı şekilde durur. Ayakları yere vurarak yürüdüğümüzde, gene kollar ya da bacağın diz altını özellikle belli etmediğimiz açıktır. Ayakları yere vurarak (topuklu ayakkabı giyerek) yürüsek de yürümesek de, kollar, bacağın diz altı aynı şekilde durmaya devam eder. Demek ki Allah, süsler derken, kolları ya da diz altını kast etmiyor. Ama, ön bacağın üstü olan basen, kalça, bel kıvrımı, popo gibi yerlerin teşhir edilmesini yani gösterilmesini kast ediyor olma ihtimali oldukça yüksektir. Buraları açmamamız gerektiği bu ayetten anlaşılabilir.
Bu bölgeler pek çok şeyle (kıyafetle) örtülebilir. Ne ile örtmek istiyorsa kadın, örtü odur. Vücudunun üstü için şal, gömlek, tişört… Alt bölgesi için basen gibi, kalçaya yakın olan, bacağın üst kısımlarını örten, dizin üst bölgelerini teşhir etmeyen pantolon ya da etek tercih edilebilir. Topuklu ayakkabı giyerek, ayakları yere vurarak yürümeyi deneyimlemiş her kadın, topuklu ayakkabının diz üstü olan bacak bölgesini oldukça öne doğru attığını bilir. Giyildiğinde bu bölgelerin örtülmesidir önemli olan. (Ayette örtü diye çevrilen kelime Hımar’dır. Hımar = örtü) Allah güzel giyinmeyi yasaklamamış, her kadın bu bölgelerini örterek, çok tarz ve güzel olan kıyafetler giyip, kendini güzel hissetmeye devam edebilir. Giyinelim diye süsler indirdiğini söylüyor. İstediğimiz renk kıyafeti tercih edebiliriz. Saçlarımızı boyayabilir, makyaj yapabilir, istediğimiz parfümü sıkabiliriz. Allah güzelliğimizi örtmemizi istemiyor, güzellik başkaları tarafından görülebilir, kullanılan süslü kıyafetler ya da güzellik başkalarının dikkatini çekebilir. Bunları Allah zaten yasak etmemiş. Demek ki bu yüzden dikkat çeken her şeyin yasak olduğu düşünülmemelidir, saç rengi, kıyafet rengi, değişik bir aksesuar gibi. Bunun yanında unutulmaması gereken bir yer var ki, o da, Allah’ın teşhir etmememizi buyurduğu bölgeleri açmamak, teşhir etmemek, çok dar giyimle belli etmemek. Göğüs çatalı ile, diz üstü olan bölgeleri özellikle teşhir etmemek, açmamak için dikkat göstermek gerekiyor.
Bunları hatırlattıktan sonra, baş örtüsü iddialarından devam edelim…
”Ama Peygamber döneminde kadınlar başlarını örtüyordu, bu yüzden Allah ayetine başörtüsü diye yazma gereği duymadı.” yaklaşımı ise hatalı bir yaklaşımdır. Kuran sadece Peygamber dönemindeki kadınlara değil, o dönem kadınlarından sonra pek çok farklı toplumun ve çağın kadınlarını kapsayacak şekilde geniş bir kitleye indirilmiştir. Özel olarak o dönem kadınlarına inmemiştir. O dönem kadınları zaten biliyor diye başka başka topluluklardaki kadınlardan örtülmesi gereken başka yerlerde ayet içerisinde gizlenmemiştir. Eğer biz ”Kuran indirilirken o dönem kadınları başörtüsü kullandığından yazmak gereği duyulmadı baş örtüsü farzdır ” diyorsak başörtüsü kullanmayan koca bir kadın topluluklarına da Kuran’ın indirilmiş olmasını göz ardı ediyoruz demektir. 

Özetle bizler başörtüsü kullanıyor ya da kullanmıyor olalım öncelikle Allah’ın örtmemizi buyurduğu yerleri örtmekte titizlik gösterelim. Her ne kadar günümüzde göğüs dekoltesi oldukça yaygın kullanılsa da ve kimi kadınca şık/güzel bulunsa da önemli olan bizim nasıl güzel bulduğumuz değil, Allah’ın güzel bulup bulmamasıdır. Allah’ın güzel bulmadığı şey ise çirkindir. Tüm bakış açılarından üstün olan bakış, her şeyi gören Allah’ın görmesidir. 

Ayette geçen şu ifade oldukça önemli: Süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. 

Günümüzde yaygın olarak kullanılan giyim ürünlerinden biri topuklu ayakkabılar. Yazının içinde de değinmiştim. Burada Allah’ın kadınlara bildirdiği ayakları yere vurarak yürümemeleri gerektiğidir. Eğer bizim giydiğimiz topuklu ayakkabılar, ayaklarımızı yere vurarak gizlenmiş olan bölgeleri ortaya çıkartıyorsa, ses çıkartıyorsa, ayaklarımızı yere vurduruyorsa, çıkan ses tüm dikkatlerin üzerimize dönmesini, bakışların üzerimize çevrilmesine neden oluyorsa bir kere daha düşünmekte fayda var. Hepimiz günlük yaşantımızda topuk seslerine alışığızdır. Her hangi bir binanın koridorunda, kaldırımda kadınların giydiği topuk sesleri yankılanmakta. Allah’ın ayakları yere vurarak yürümekten kastettiği şeydir bu. Madem ayaklarımızı yere basarak yürümek zorundayız, ayaklarımızı yere vurmayarak yürümemiz gerektiğinden kastedilenler tam da gizlenmesi gereken yerleri açığa vurmaktır. 
Belirttiğim gibi, ayakları yere vurarak süslerinizi belli etmeyin ayetinden, kalçaların, bacağın üst kısımlarının, popo gibi arka bölgelerin teşhir edilmemesi gerektiğini anlıyoruz. Çünkü göğüs bölgelerini iç çamaşırı ile sabitleyen bir kadın, ayaklarını yere vurduğunda, yani topuklu ayakkabı gibi yürüyüşü değiştiren bir tavırda hareket ettiğinde ön bacağını öne atarak kalçalarını ve sayılan bölgeleri teşhir etmiş olmaktadır.
Kadın-Erkek müslüman hiçbir kimseye insanların iffetlerine yönelik hain bakışlar atmak yakışmaz. Kadın-Erkek müslüman hiçbir kimseye de karşı cinsi tahrik etmek amacıyla toplum içinde Allah’ın sınırlarını umursamazca dolaşmakta yakışmaz.
Topuklu tercih etmek isteyen kadınlara dolgu topuk, apartman topuk gibi isimlerle adlandırılan ayakkabı türünü önerebilirim. Dolgu topuk denilen, topuğun bir bütün halinde gittiği, ayakları yere vurarak yürütmeyen ayakkabılar tercih edebilirsiniz.(çok yüksek olmadıkça genellikle böyle yürütmezler, diğer normal topuklular gibi değildirler, genelde de çok yüksek olmazlar zaten. Çünkü dolgunun ön bölgesi ile arka bölgesi birbiri ile orantılı olarak yükselir, bu da daha rahat, ayakları yere vurdurmayacak şekilde yürütür.) Bazı botlar da yüksektir ama normal topuklular gibi değildir, ayaklarımızı yere vurdurarak yürütmez, sadece boyumuzu yükseltir. Ayaklarımızı yere vurarak yürüdüğümüzde ayette olduğu gibi süslerimiz ortaya çıkar, belli olur, gösterilir, teşhir edilmiş olur. Buradaki süsler ifadesine yalnızca göğüslerin algılanması mantıki durmayacaktır. Çünkü, topuklu ayakkabılar gibi ayakları yere vurarak yürüme stillerinde, normal yürüyüşten farklı olarak, kalça gibi bölgelerin de ekstra teşhir edilmesine neden olur. Demek ki süsler denilince, ayakları yere vurduğumuzda ekstra teşhir olabilen bölgeleri düşünmemiz yerinde olacaktır. Zaten bu durumda yalnızca göğüsler teşhir edilmemekte, hatta kullanılan iç çamaşırlarından ya da fizyolojik farklılıklardan ötürü genellikle göğüsler teşhir edilmiyor aslında, normal yürüyüş tarzında ne kadar belli oluyorsa, çoğunlukla o kadar belli oluyor. 


Eğer biz Allah’ın rızasını kazanmak istiyorsak, önceliklerimiz bizim ne istediğimiz değil, Allah’ın bizden ne istediğidir.



Allah Var blogu ile ortak sitemizden de beni takip edebilirsiniz.